26 Aralık 2010 Pazar

BURDUR PİSİDYA KAZILARI

Burdur bölgesinin de içinde yer aldığı PİSİDYA coğrafyasında bugüne kadar yeterli sayılabilecek kadar arkeolojik kazılar ve araştırmalar gerçekleştirilmediği için, bölgenin çok zengin olan arkeolojik potansiyeline karşın tarihi çağlarına yeterince ışık tutulduğu söylenemez.

Bu genel tanımın çerçevesinde bölgemizdeki araştırmaların arkeolojik kazılara göre biraz daha eskilere gittiği görülmektedir. Bölgemizi ilk defa 1706 yılında Fransız seyyah Paul Lucas’ın ziyaret ettiğini ve bu ziyaret sonrası yazdığı anılarında bölge hakkındaki bir çok genel bilgileri Avrupa’nın insanlarına ilettiğini bilmekteyiz. 19. yüzyıl başlarından itibaren W.J. Hamilton, Cherles Texier, 1824’te Rahip F.J. Arundel gibi gezginler bir çekim noktası haline gelen bölgeyi ziyaret ederek daha sonra yaptıkları yayınların yanında bölge ile ilgili mimari çizim, gravür ve resimler de yayımlayarak batılılara yeni mesajlar vermişlerdir. Anadoluya 1884 yılında yaptığı ikinci seferde yanında herkesimden meraklının da bulunduğu geniş bir heyetle gelen Kont Lanckoronski, Pampilya ve Pisidya bölgelerinde uzun süre kalarak buradaki antik kentleri her yönüyle tek tek inceleme fırsatı bulmuş. Bu seyahat sırasında bizim bölgemizde başta Sagalassos, Kremna ve Keraita gibi Pisidya kentlerini görerek yazdığı (1892) iki ciltlik kitabında bunları tanıtmıştır.

Burdur İlinin çok zengin olan arkeolojik potansiyelini, özelikle tarih öncesi (Prehistorya) çağlara ait Yeşilova İlçesi, Beşkuyu Köyü yakınlarındaki mağara resimlerinden bölgenin Paleotik (Taş Çağı) döneme (700.000 – 10.000 arası) ışık tutan araştırmaların H.A. Ordmred ve A.M. Woodwerd tarafından 1909 – 10 yıllarında yapıldığını bilmekteyiz.

Burdur – Baladız demiryolu çalışmaları sırasında bölgemizin ön tarihine ışık tutan yerleşimlerden olan Baladız Höyükte 1944 yıllarında Kılıç Kökten’in küçük çaplı kazı ve yüzey araştırmaları çalışması yaptığında, ilimiz merkezinde ki istasyon höyükte de bir araştırma yaparak burayı da bilim dünyasına duyurmuştur.

Burdur’un asıl ön tarih araştırmalarında isminin duyurulması 1956 yıllarında lise tarih öğretmeni olan İbrahim Sadi Balaban’ın o yıllarda bölgede yüzey araştırması yapan İngiliz Arkeoloji enstitüsü üyelerinden Prof. Dr. James Mallert’a vermiş olduğu geç neolitik dönem (M.Ö. 5650) bir seramik örneğinden hareketle Burdur Merkezinin 25 km batısındaki bugünkü Hacılar Köyünün yakınında bulunan höyüğün 1957 – 60 yılları arasında 4 sezon süren arkeolojik kazıları başlatmasıyla ortaya çıkarılmıştır. Bu kazı sonucunda bu zamana kadar bilinen en eski ve en yüksek düzeyde bir kültür evresinin burada bulunmuş olmasıdır. Hacılarda keşfedilen 9. Kültür tabakasından IX. – VI. tabakalarına (M.Ö. 5650 – 5400) geç neolitik (yenitaşçağı) V. – I. tabakaları (M.Ö. 5400 – 4700) kalkolitik (erken bakır taş çağı) dönem olarak tespit edilmiştir. Hacılarda yaşanmış olan Geç Neolitik ve Erken Kalkolitik çağların en belirgin özellikleri insanların nomatlıktan çıkarak dünyadaki en önemli icat sayılan ev yapmasını bilen toplum olarak yerleşik hayata geçmiş, bazı hayvanların evcilleştirilmesi, toplayıcılık ve avcılıktan üretime geçilmesi, alet yapımının gerçekleştirilmesi ve daha önemlisi hemen hemen her evde bulunan ana tanrıça kültünün olması evlerin ayrıca bir tapınma yeri olduğunun da bir göstergesidir.

Anadolu’da bu dönemin en önemli yerleşim yerlerinden Çayönü, Nevali Çöri, Aşıklı Höyük, Çatal Höyük ve Hacılar Höyüklerini saymak doğru olur.

Burdur ili sınırları içerisindeki prehistorik yerleşimlerinin yalnız Hacılardan ibaret olmadığı Kuruçay, Gölde, Höyücek, İstasyon Höyük gibi yerleşimler üzerinde de yapılan araştırmalarda yörenin ön tarihi ile ilgili özellikle seramik buluntularına rastlanıldığını görmekteyiz.

Hacıların 8 km kadar doğusunda, Burdur’un 17 km batısında bulunan Kuruçay Höyükte bilimsel ölçekte İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Önasya Arkeolojisinden Prof. Dr. Refik Duru tarafından 1978 – 88 yılları arasında 11 sezon süren bir kazı yapılmıştır. Kuruçay kazıları Burdur bölgesinde Geç Neolitik ile kalkolitik dönemlerin yalnız Hacılar da olmadığını, Göller Bölgesinin bu dönemde yoğun bir yerleşim gördüğünün bir kanıtı olmuştur. Ayrıca ilk defa kentlerin güvenlik sorunlarının ön plana çıktığı sur duvarları ortaya çıkarılmıştır.

Gerek Hacılar ve Gerekse Kuruçay Höyük kazılarında olduğu gibi Anadolu Prehistorya merkezlerinden önemli biride yine Prof. Dr. Refik Duru hocanın kazdığı Burdur Bucak ilçesi merkezinde bulunan Höyücek Höyüktür. Höyücek Höyük kazılarında Geç Neolitik ve erken kalkolitik döneme tarihlenebilen pişmiş toprak objeler, kemik, taş, obsidiyen malzemeler bulunmuştur. Daha da önemlisi anatanrıça kültü ortaya çıkmıştır. Ayrıca Höyücek Höyükte iskana tabi olunan ev temeline rastlanmadığı, burasının kutsal bir alan olduğu tesbit edilmiştir.

Burdur ili sınırları içerisinde Ağlasun ilçesinin 7 km kuzeyinde Akdağın güney eteklerinde 1450 – 1600 metre arası yükseklikte kurulmuş bulunan Sagalassos antik kenti son üç yüz yılda batılı seyyah ve araştırmacıların uğrak yeri haline gelmiştir. 1980 li yılların başlarında İngiliz araştırmacı Prof. Dr. Stehpen Mitehell’in yanında araştırmalara katılan Belçikalı Prof. Dr. Marc Waelkens 1989 yılından itibaren Sagalassos kazılarını başlatmıştır.

Sagalassos kazıları 17. sezondur başarıyla devam etmektedir. Bu kazı ülkemiz de yapılan ve sayıları 40’a varan yabancı kazılar içerisinde ve hatta Doğu Akdenizde (Anadolu – Suriye – Ürdün – İsrail) yapılmakta olan en önemli bir arkeolojik projedir. Sagalassos kazısı yalnız başına bir arkeolojik kazı çalışması değil, daha bir çok interdisipliner dallarda da araştırmalar yapılan bir yerdir.

Sagalassos kazılarında bu güne kadar Geç Helenistik çeşme yapısı, Neon Kütüphanesi kazıları bitirilerek restore edilmiş vaziyette ziyaretçi hizmetine sunulmuştur. 2005 yılında deneme restitisyonu tamamlanan Kuzey Batı Hereon yapısı ile restorasyonu büyük bir hızla devam etmekte olan Antoninler Çeşmesi de yakın bir tarihte bitirilerek eski günlerdeki durumda ziyaret edilecektir.

Burdur ili sınırları içerisinde bu kazıların dışında yine Burdur Müzesinin başkanlığında, ancak, üniversite hocalarımızın bilimsel sorumluluğunda ilki 1971 – 73 yılları arasında Bucak İlçesi Çamlık Köyü yakınındaki önemli bir Pisidya kenti sayılan Kremna da Prof Dr. Jale İnan bir kazı yaparak şu anda Burdur Müzesinde bulunan ve sayıları 10’un üzerinde olan tanrı ve tanrıça heykeltıraşlık malzemelerinin bulundukları ortamı açığa çıkararak yerlerini düzenlemişlerdir.

Yine 1973 – 74 yılları arasında Alman Prof. Robert Fleischer Ağlasun İlçesi Sagalassos antik kentinde yüzey araştırması yaparken Kuzey Batı Heron da küçük bir sondaj kazısıyla toparladığı 8 adet Dans Eden Kızlar frizlerini buradan alarak Ağlasun İlçesine indirmiştir.

Bu gün Burdur İli Gölhisar İlçesi İbecik Köyü sınırları içerisinde bulunan Bubon Antik kenti daha 1960’lı yılların başında ulusal ve uluslararası kaçakçıların talanına uğrayarak yağma edilmiştir. Bu yağmanın bir ayağı Amerika, diğer ayağı ise Batı Avrupa Ülkeleridir. Bu talandan 1967 yılında Jandarma tarafından yakalanan Roma İmparatoru Valerianus’a ait olduğu tahmin edilen Bronz torso heykeli Burdur Müzesinde bulunmaktadır. Maalesef bu torso’nun başı Amerika’da Poul Getty Müzesinde, ayağı Danimarka’da bir koleksiyonerde olduğu tahmin edilmektedir. Bu yağmalamadan sonra ilk defa 1970 yılında Burdur Müze Müdürü Mehmet Yılmaz tarafından yapılan kazıda Bubon Sebastionu diye adlandırdığımız İmparatorlara ait yer açığa çıkartılmış, daha sonra Burdur Müzesi’nin katılımıyla Prof. Dr. Jale İnan’ın bilimsel sorumluluğunda 1991 yılında Bubon Sebastion’unda yeniden yapılan kazı ve sondaj çalışması ve çevre düzenlemesi yapılmıştır. Son olarak Bubon Antik Kentinde 1993 yılında Müze Müdürü H. Ali Ekinci’nin yaptığı kurtarma kazısında muhtemel bir tapınak temeli ortaya çıkartılmıştır. Sonuç olarak sayılarının 10’un üzerinde olduğu bilinen, Bubon Sebastion’unda bulunarak dünyanın bir çok müze ve galerisine kaçakçılar tarafından satılan bronzdan yapılmış Roma İmparatorlarına ait koleksiyonun olduğu tahmin edilmektedir.

Bucak ilçesi sınırlarında bulunan M.S. XIII Yüzyıl Selçuklu eserlerinden İncirhan Kazıları Burdur Müzesinin katılımı ve Ege Üniversitesi Sanat Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Rahmi Hüseyin Ünal’ın bilimsel başkanlığında 1990 ve 2000’li yıllar arasında 3 sezon kazılar yapılmıştır. Kazılar sonucunda İncirhan’ın Avlu bölümü açığa çıkartılmıştır. Ahır bölümünün hemen hemen ayakta olduğu Han’ın ve bugün ayakta olmayan ve toprak altında bulunan avlusunun büyük bölümü ortaya çıkarılmış olup, bu kazı çalışması gelecekte yapılacak olan restorasyona dönük çalışmalara yardımcı olacaktır.

Kültür ve Turizm Bakanlığının izinleriyle Bakanlar Kurulu Kararlı, katılımlı kazılar ve Müze Kurtarma Kazılar olarak adlandırılan 3 çeşit kazı yapılmaktadır. Yukarıda genel anlamda Bakanlar Kurulu izinleri ve müzenin katılımı ile yapılan kazıların dışında Burdur Müzesi Kurtarma Kazıları adı altında yapılan birçok kazılarından da söz edeceğiz.

Bunlardan ilki 1975 yılında o zamanın Müze Müdürü Kayahan Dörtlük’ün Gölhisar İlçesi Uylupınar Köyü sınırları içinde Toprak Tepe Tümülüsü olarak bilinen yerde yaptığı kazılar sonucu M.Ö. VI. Yüzyıla tarihlenebilen önemli mezar buluntuları ele geçirilmiştir.

1984 yılında Burdur Gölü’nün kuzey tarafında İlyas Köyü sınırları içerisinde ele geçirilen bir heykel buluntusundan sonra Müze Müdürü Mehmet Türkmen tarafından Lisinya antik yerleşiminde yapılan kurtarma kazısında kentle ilgili mimari buluntulara rastlanılmıştır.

1987 yılında Gölhisar İlçesi Kibyra Antik Kenti içerisinden geçen Böğrüdelik Yayla Yolu açıldığı sırada açığa çıkarılan mezar odalarının temizlik çalışması Müze Müdürü Selçuk Başer tarafından yapılmıştır. 1989 yılında Müze Müdürü Selçuk Başer tarafından Gölhisar İlçesi Kibyra Antik Kenti Odeon’unda oturma sıralarının açığa çıkarılmasıyla ilgili bir sondaj kazısı yapılmıştır.

Burdur ili Yeşilova ilçesi Salda Köyü sınırları içerisinde 1996 yılında Sultanpınarı mevkiinde kaçak kazıcıların müdahale ettiği, daha sonra Burdur Müzesinin çalışmalar sonucunda M.Ö. V. Yüzyıla ait bir mezar odasının açığa çıkarılması, 1996 yılında Burdur Merkez Yakaköy sınırları içerisinde yarı bölümü taş ocakları işletilmesi nedeni ile yok olan Yarım Höyükte yapılan kurtarma kazısı sırasında Geç Kalkolitik ve Erken Tunç Çağı yerleşimin açığa çıkarılması, 1998 yılında Karamanlı İlçesi Harmankaya Köyü sınırları içerisinde Çeştepe Tümülüsü kazısı yapılarak kaçakçılar tarafından kısmen tahrip edilen anıtsal mezarın ortaya çıkarılması ve 2001 yılında aynı tümülüsün yıkılan Dromosunun tamiri ve çevre düzeninin yapılması, 2002 yılında Gölhisar İlçesi Kbiyra Antik Kentinden çıkarılarak kaçakçılar tarafından kaçırılırken yakalanan Gladyatör firizlerinin ortaya çıkarılmasından sonra nekropol alanından geçerek Jimnazyum’a giden anıtsal yol üzerinde yapılan sondaj kazısı ve çevre düzenlemesi, 2003 yılında Gölhisar İlçesi Yusufça Beldesi yakınında kaçakçılar tarafından ortaya çıkarılan Mozaik döşeli bir alanın ortaya çıkması üzerine yapılan kurtarma kazısı ile M.S. V. Yüzyıla ait Erken Dönem Bizans Kilisesinde kazı çalışması ve 2004 yılında aynı yerde yapılan kazı çalışmalarıyla Kilisenin Narteks ve vaftiz bölümlerinin ortaya çıkarılması, 2005 yılında Karamanlı İlçesi Bademli Köyü sınırları içerisindeki 3 Tümülüsler denilen yerde 40 – 50 yıl önce kaçakçılar tarafından tepesi açılarak içine girilen Tümülüsün kurtarma kazıları Burdur Müze Müdürü H. Ali Ekinci tarafından yapılmıştır.

Anadolu’da her yıl sayıları yüz’ü aşan yerli ve yabancı kazıların yalnız başına arkeolojik yeniliklerin bulunması, açığa çıkarılması, çok önemli bir kültür alışverişinin yanında (bu projelerde Türk öğrenci ve araştırmacılarda yer almaktadır.) kazı alanları ile ilgili yurt içinde ve yurt dışında konferanslar verilmesi ve kazı raporlarının önemli yayınlarda yayımlanması ülkemizin tanıtımı bakımından önemlidir. Ayrıca her bir kazıda ortalama 70 – 80 işçinin 2 – 3 ay gibi süreler içinde çalışmış olması, özellikle yabancı kazı ekiplerinin kazı çalışmaları sırasında bulundukları bölgeleri tanımaları ve diğer zorunlu giderlerini göz önüne alırsak ekonomik boyutta önemli bir katma değer getirisi olduğu da bilinmektedir.

Burdur ilinde arkeolojik kazıların dışında konuşmamızın başında da belirttiğimiz gibi 18. ve 19. Yüzyıllardan itibaren seyyahların, araştırmacıların bu bölgeyi sürekli olarak inceledikleri Ramsey gibi tarihi coğrafyacılar, G. Baen gibi epigraflar, Pisidya bölgesinin tarihi coğrafyasını ve Grek Latin dilinde yazılan yazıtları okuyarak yöre tarihini anlatmaya çalışmışlardır. Sonuç olarak Pisidya Bölgesi sürekli merak konusu olmuş, araştırmacıların devamlı gelip çalışmalar yaptığı yerlerden olmuşlardır. Burdur bölgesinde genel olarak Prof. Dr. Stephen Mitehel Pisidia Kremna’sı ve Codrula, Prof. Dr. Thomas Drew Bear Burdur Müzesindeki ve Yeşilova bölgesindeki Grek ve Latince yazıtlar, Dr. Vandeput Lutgarde Sia ve Milias antik kentlerinde, Prof. Dr. Thomas Corsten Kibyra ve çevresinde, Prof. Dr. Marc Waelkens’in Anadolu Kültür Envanteri çerçevesinde Sagalassos ve çevresi araştırmalarını yapan yabancı bilim adamlarıdır. Prof. Dr. Mehmet Özsait 1970’li yıllardan buyana Pisidya yüzey araştırmaları çalışmaları ile bölgemizde yapılan belli başlı büyük ölçekli yerli yüzey araştırmaları olarak çok katkılar sağlamışlardır.

Burdur sınırları içinde yapılan kazı ve araştırmaların başlangıcından günümüze kadar genel hatlarıyla yaptığımız bir incelemede görüyoruz ki İlimizi arkeolojik olarak ön plana çıkaran geçmiş yıllarda Hacılar ve Kuruçay Höyük kazıları ile son zamanlarda Sagalassos kazıları olduğunu görmekteyiz. Gelecekte de Pisidya Bölgesinde yapılacak olan diğer kazı ve

araştırmalar bu bölge için bilinmeyen bir çok bilgilerin yanında, yapılacak olan restorasyon çalışmaları ile de ilimizin kültürel değerlerini ortaya çıkartarak Burdur İlimiz kültür turizminde haklı olan yerini bulacaktır.

DEFİNE HAKKINDA HERŞEY



Define Nedir?Define :Yere gömülmüş değerli mallar. define:kelimesi Arapça da "defn" kökünde gelir. Genel olarak Cenaze gömmek, kıymetli bir şeylerin toprak altına gömmek ,saklamak anlamında kullanılır. Ülkemizde "hazine" saklamakla aynı eş anlamı ifade etmektedir.
Fıkıh literatüründe "kenz" olarak nitelendirilen, gömülü bulunduğu yerden çıkarılan ve sahibi bilinmeyen altın gümüş paralar, silâhlar, aletler, ev eşyaları... gibi mal ve eşyaya verilen isim. İslâm fıkhına göre defineler üçe ayrılır:
1- İslâmî defineler: Üzerinde herhangi bir İslâmî işaret bulunan, diğer bir ifade ile, üzerinde kelime-i şehadet gibi bir yazı, bir işaret, bir simge taşıyan ve müslümanlara ait olması kesin olan ve yer altından çıkarılan paralar ve eşyalar.
2- Cahiliye devri defineleri: Üzerinde İslâmî olmayan bir simge, bir işaret, bir yazı... vb. belirleyici özellik bulunan, meselâ, İslâm öncesi milletlere ait tanrıların resimleri veya müslüman olmayan hükümdarların birinin resmi bulunan ve gömülü halde bulunan paralar veya diğer eşyalar.
3- Müştebeh defineler: Üzerinde belirleyici bir işareti veya simgesi, nakşı, baskısı karışık olduğundan, bulunan bu definenin müslümanlara mı, yoksa müslüman olmayan milletlere mi ait olduğu bilinemeyen veya anlaşılamayan gömülü halde bulunan para ve diğer eşyalara denir.

İŞARET : Bir tür şifreleme yöntemidir.Sakladığı varlıkları, değerleri herhangi bir tehlikeye karşı korumak ve sonrada gelip almaya yarayan şifrelemedüzeneği ile birlikte bir çeşit anlatım ve bir dildir. Bunlar oyma kabartma ve boyalama şeklinde günümüze kadar ulaşmıştır. Kayalara yapılan her figürün motifin mutlaka bir anlamı vardır. anlamsız manasız hiç bir emek sarf edilemez. ancak her kaya damgası da define için değildir. Direkt gömünün işareti olmaz .
Kaya damgaları mutlaka bize bir şey söylüyordur, yapım amacıda bu olmalı, örneğin kayalarda çoğunlukta gözüken yuvarlak oymalar mezarı işaret eder, bu oymanın yapılış amacı; Mezarın yanında ki kayaya oyularak içine yağ dökülüp yakılıyordu, Bu günkü mezarların üstünde yakılan mumlar gibi biz buna mumyalık desek daha mantıklı olacak.
Yapılan tüm şekiller; Yılan, K. Ayı, B. Ayı =polaris, Pegasus, Kaplumbağa, Akrep, Aslan,Avcı,Kartal,Domuz,Keçi,Köpek,Kupa,Kılıç,Balta,Baston,Deve,Dirgen,El,Eğer,İbrik,Geyik,Karaca,Salyangoz,Topalayı,Güvercin,Tavus,Doğan,Şahin,Zincir,Çarık,Çiçek,Gül,Papatya,Hamile kadın,Çıplak kadın,Üzüm,Üçgen,Tabanca,Tüfek,Kertenkele,Güneş,Boğa,Koç Ejderha, Balık, Tavuk, Kuğu, Haç, Ayak, ok, W, V, L, oymalar vs.) hepsi yıldız sisteminde bir sıra ile bulunan ve yönleri ana yolları gösteren bir sistemdir.
Bunları bilmeden Definenin yerini bulmazsınız. Ancak resimleri, heykelleri işaretleri tahrip eder zarar verirsiniz. Formlarda dolaşan ve kopyala yapıştır ile yapılmış hep aynı şeyler. Şekillerin yorumları. Arkadaşlar yapılan bir çok tanımlar ve hesaplamaların çoğunun gerçekle alakasıyok. Çünkü neden? Arazide İşaretin boyutunu görmeden hiçbir şey söylememek gerekir. Yani bir pegasusu adam öyle bir yapmış ki 10 m yükseklikte. Bir kartalın büyüklüğü 2cm. baktığı yön 15m ilerisi. yani Büyük ayı ters durabliyor. Bazen Tarlaya bakıyorsun 4 tanetaş yamuk şeklinde ve kuyruk kısmını orda duran ağaca vermiş. Bir yol aslanın kuyruğu olabiliyor. Ve Kablumbağa 1cm den alında 20 m lik olanını bile görmek mümkün. İşaretleri görmek ve ona göre adımlamak (Ölçmek) ve orantılamak gerekir. Eski adamların kafası çok iyi çalışıyormuş.

GÖZYAŞI ŞİŞELERİ

















20 Aralık 2010 Pazartesi

maya uygarlığı esrarengiz kehanetler

maya dili Maya Uygarlığı ve Esrarengiz Kehanetleri
MAYALAR KİMDİR
Amerika kıtasındaki en zeki,en uzun ömürlü ,bugünkü tarifle Meksikanın güneydoğusundan El salvadaora kadar uzanmış sınırlarıyla en geniş alana yayılmış uygarlıktır.mayalar Köy Çiftçiliğyle başlayan medeniyetlerini başlarında büyük Kralların bulunduğu büyük ve gelişmiş devlet yapılarına kadar geliştirmişlerdir.Yayıldıkları bölgelerde Yucatan,Campeche, Quintana Roo,Chiapas,Tabasco gibi beş büyük devlet kurmuşlardır.Dilleri birçok lehçe oluşturmuş ve günümüzde Maya dili olarak bazı lehçeleri halen konuşulmaktadır.Özellikle astronomi bunun yanında matematik,mimari,sanat gibi alanlarda çok ileri düzeyde bir medeniyet oldukları görülmektedir.Gerek astronomik hesaplamalarının doğruluğu,gerekse inşa ettikleri yapıların günümüz imkanlarına ve teknolojisine olan uygunluğu Maya medeniyetini gizemli ve özel kılan nedenlerin başlıcalarıdır.Muheteşem beyaz Kireç taşlarıyla,günümüz mimarisinin bile kusur bulamayacağı güzellikte inşa edilmiş piramitleri,sarayları ve dinsel tapınakları araştırmacıları hala dehşet içinde bırakan eserlerdendir.
MAYA YAZITLARI VE ANLAMI
İşte bu önemli yapıtların üzerinde yazılı olan şifreler günümüz bilimince ancak 20.yüzyılda çözüme kavuşmuş ve hala çözülemeyen anlaşılamayan yazıtları bulunmaktadır.Bu şifrelerden Maya uygarlığının tek tanrı inancını benimsemiş olduğu ve yaşamsal ihtiyaçlardan başka dünya malı bulundurmadığı,kendilerini çok güçlü bir dinsel inanışla donattıkları ve topraklarını verimli kılmak için bile tapınaklarında günlerce acı dolu ayinler yaparak ,tanrılarına yalvararak geçirdikleri çözülmüştür. Onları gerek günümüz gerekse o devirdeki uygarlıklardan farklı kılan belkide dinlerine olan bağlılıydı.
Mayaların elektronik bilgisayarları yoktu,yüksek menzilli teleskoplara sahip değildiler,bir hesap makineleri dahi bulunmuyordu ancak astronomi konusunda uzmandılar ve bizim bugün anlam veremeyceğimiz fizik ötesi bilgi ve pratiği kullanabiliyorlardı.O dönemlerde yaptıkları astronomik hesaplamaları, astronomik söylemleri günümüzde yüzde yüze yakın doğrulanmıştır.
MAYA TAKVİMİ VE 2012 KEHANETLERİ
Yine yazıtlarında yer verdikleri , Maya takvimi olarak bilinen ve günümüz takviminden çok farklı ve ayrıntılı olan takvimleri M.Ö 12 ağustos 3114 tarihini başlangıç alıp M.S 22 Aralık 2012 yılında son bulmaktadır.Maya inanışına göre 2012 yılında dünyayı deprem,tufan volkanik patlama gibi doğal felaketler beklemekte ve takvimlerinde bu inanışlara yer vermektedirler.Bugüne kadar bu tuhaf uygarlık hakkında birçok araştırma yapılmış,fazlasıyla kitap yazılmış ama belirttikleri bu kesin tarihleri neye dayanarak hesapladıkları çözülememiş beklide çözmeye cesaret edilememiştir.Çünkü araştırmalar ve bulgular sağlam bir dayanak ve kesinlik kazandığında insanlığın kaosa sürüklenmesi gibi bir durum söz konusu olabalecektir.O yüzden Maya inanışları sırrını ve karanlığını hala korumaktadır.
Maya takviminin son bulduğu 2012 yılı ise ilginç bir şekilde ,Sümerlilerin Nibiru ve Babillerin de Marduk adını verdikleri günümüzde onuncu gezegen olarak bazı çevrelerce kabul görmüş gaz bulutunun 2012 yılında dünyaya yakın bir geçiş yapacağı söylentileriyle çakışmaktadır.M.Ö 1650 li yıllarda Marduk gezegeninin Dünyaya çok yakın geçişinden sonra zincirleme felaketlerin yaşandığı ve bundan dünyanın büyük bir bölümünün etkilendiği günümüzde kabul gören ve kitaplara konu olmuş araştırmalardan. Ve bu gezegenin yaklaşık 3661 yıllık periyodunu 2012 yılında tamamlaycak olması ilginç ve düşündürücü geliyor.Mayalar aceba bunu hesaplayarak mı böyle bir son düşündüler bilinmiyor.Ve bunun bir yok oluş mu ,yoksa bir kelime anlamının ‘uyanış’ olduğunu düşünürsek bu bir kıyamet mi,insanlığın uyanışımı,iddia edildiği gibi farklı bir boyuta geçiş mi zaman göstercek.
mayalar Maya Uygarlığı ve Esrarengiz Kehanetleri
MAYA UYGARLIĞININ ÇÖKÜŞÜ VE ARDINDAKİ BİR SIR DAHA
Böyle müthiş bir uygarlık 900 lü yıllarda ,uzun kuraklık dönemleri buna bağlı olarak üretim sıkıntısı,üretimin tüketimi karşılamaması,halkın isyanlarıyla büyük Lord krallıkları zedelemesi ,savaşlar ve işgallerle çöküş sürecine girdi ve yok oldu.Ve bu uygarlığı yine ilginç kılan yıllar öncesinden yazıtlarında yazıp anlattıkları şekilde yok olmuş olmaları,biz bu şekilde yok olacağız deyip bunu bilmeleriydi.

Kaynak: http://www.defineyeri.net/medeniyetler-tarihi/maya-uygarligi-esrarengiz-kehanetler/#ixzz18fZ9ou26
Kaynak: www.defineyeri.net

Avarlar (Avar İmparatorluğu)

Avarlar (Avar İmparatorluğu)
Orta Avrupa'da, Frank krallığı ile Bizans imparatorluğu arasında, eski Hun, Sabar kalıntıları ve Ogurlar (Bulgarlar) gibi Türk kütlelerinin desteği ile, kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Germen ve özellikle kalabalık İslav kabilelerini hakimiyetleri altına almak suretiyle, 250 sene kadar (558-805), Avrupa siyasetine yön veren Avarların kimliği meselesi, tarihçi ve dilcileri hayli uğraştıran başlıca konulardan biri olmuştur. Hâlâ da, uzmanların fikir birliği haline geldikleri bir sonuç ortaya çıkmıştır denemez ise de, Avrupa Avar Hakanlığı kurucularının Türklüğü, araştırmalar ilerledikçe daha da kesinlik kazanmaktadır.

Vaktiyle, Moğolistan'daki Juan-Juan devleti (4. yy. başları- 552/555), Göktürkler tarafından yıkıldıktan sonra, tahminen 20 bin kişilik bir kütlenin batıya doğru göçtüğüne dair, Bizans tarihçisi Th. Simokattes'deki (7. yy. 2. çeyreği) bir haber, 558'de Bizans'ın doğu sınırlarından elçi göndererek kendilerine yardım ve yerleşecek arazi verilmesini rica eden kütle ile, Orta Asya'dan batıya yöneldikleri, daha sonra da Avrupa içlerine ilerledikleri söylenen bu grup arasında bir bağlantı kurulmasına yol açmış ve Juan-Juanların umumiyetle ve hatalı olarak "Avar" ve çok defa "Asya Avarları" diye anılması, bu bağlantı fikrini kuvvetlendirmiş, diğer taraftan, Juan-Juanlar Moğol kabul edildiklerinden, Avrupa Avarlarının da aynı soya mensup bulunması, tabiî sayılmaya başlanmıştır ki, geçen asır sonlarında Moğolistan'da, Avrupa Avarlarını hatırlatan Var-guni (Bar-guni) adlı bir kabilenin yaşadığının tespit edilmesine ilaveten, Macaristan'da Avar çağına ait mezarlardan çıkarılan insan iskeletlerinin, çoğunlukla Mongoloid bulunduğunun beyanı ve üstelik Avar hakanının adı olan Bayan'ın Moğolca bir kelime olduğu iddiası, bu kanaati perçinlemiş gibidir.

Burada durumu kısaca aydınlatabilmek için, şu üç hususun belirtilmesi faydalı olacaktır.

a) Bizans tarihçisi Priskos (5. yy. ortaları), daha Orta Asya'da Juan-Juan hakimiyetinin çökmesinden 100 sene önce (461-465 hadiseleri), Batı Sibirya bölgesinde "Avar" kavminden bahsetmiştir. Diğer bir kaynak (Zakharias Rhetor, 550 sıraları) da, yine Moğolistan hadiselerinden önce, batıda bir "Abar" topluluğunu zikretmektedir. Bunlara ilaveten, eski Grek coğrafyacısı Strabon'un (M. 1. yy) eserinde "Abar-noi"lerin bahis konusu edildiği, hatta, çok daha eski tarihlerde Grek efsaneleri ile karışık olarak "Abaris" adının geçtiği bildirilmektedir.

b) Bu kayıtlara göre, bahis konusu Avarların (Abar), M. S. 555'te tamamen yıkılan Moğolistan Juan-Juanları ile bir ilgisi olmayacağı açıktır.

c) Esasen, dikkate değer ki, Bizans tarihçisi Th. Simokattes (7. yy. 2. çeyreği), Avarlar hakkında "Hakikî Avar" ve "Sahte Avar" diye bir ayırım yapmıştır. Bu kayıt üzerindeki incelemelerde varılan sonuçlara göre, "Sahte Avar" denilen kütle, aslında, Batı Türkistan-Kuzey Kafkasya arası ve Don-İtil (Volga) nehirleri dolaylarındaki Ogur boylarına komşu olarak yaşayan ve Bizans kaynaklarında (Menandros, 6.yy. sonları) "Avar" adı ile anılan Warkhonlardır ki (yani Var ve Hun: Simokattes'te), Göktürkler, Hunlar gibi Y'li Türk lehçesi konuşan bu iki Türk grubu, önce 350 yılını takiben, bağlı oldukları Juan-Juan idaresini terk edip, batıya yönelerek, Türkistan-Afganistan-Kuzey Hindistan'da Ak Hun (Eftalit) Devleti'nin kuruluşuna katılan, sonra da, Juan-Juanların 458-459 yılında Tabgaç orduları karşısındaki yenilgileri üzerine, yine Moğolistan'daki yabancı hakimiyetinden koparak, Hazar-Aral kuzeyi sahasına gelen War (Var) ve Hun adlı Türk kabileler birliği idiler ve yaptıkları işe uygun olarak, batıda topluca Apar (Abar, Avar) diye anılmışlardır.

Demek ki, Avrupa Avar hakanlığının kurucularını ve hakim zümresini, Asya içlerinden gelen ve güney Rusya düzlüklerinde karşılaştıkları Ogur boyları ile birlikte, aralarında, Göktürklerin siyasî genişlemesi dolayısıyla baskı altında kalarak batıya çekilen bazı Moğol ve Alan gibi İranlı yabancı unsurların da bulunduğu kalabalık Türk kütleleri teşkil ediyordu.

Esasen Avar hakanlığında mevcudiyeti anlaşılan bazı Türk idarî makamlar, yine Türkçe deyimlerle anıldığı gibi (Tudun, Yugruş, Tarhan, Boyar, Ban vs. unvanları), adları tarihe geçmiş Avar devlet adamları, şüphesiz Türk menşeli idiler; ünlü hakan Bayan'ın adı da Türkçe bir kelimedir.

Avar çağı mezarlarındaki iskeletlerde, Mongoloid tipin fazlasıyla baskın olduğu beyanı da inandırıcı olmaktan uzak görünmektedir. Zira, Avar imparatorluğu nüfuz sahasına giren bölgelerde (Macaristan, Arnavutluk, Hırvatistan, Çekoslovakya, Avusturya, güney Almanya), 1970'lere kadar yapılan, Avar çağı ile ilgili arkeolojik kazılarda çıkarılan insan iskeletlerinde Germen, İslav, İranlı, Fin-Ugor gibi türlü tipler arasında Türk tipinin de (braki-sefal) dikkati çekecek ölçüde olduğu, hatta bazı buluntu yerlerinde, aslî Türk soyunu temsil eden "Andronovo tipi"ne bile % 10-15 gibi, oldukça yüksek bir nispette rastlandığı tespit edilmiştir.

558 yılında Sabar hakimiyetini yıkıp Kafkaslar'a doğru ilerleyerek, İranlı Alanlar ve Ogur boylarını tabiiyete aldıktan sonra, Bizans'a elçi gönderen Avarlar, yıllık vergi ve kendilerinin yerleşebilecekleri arazi istediler. O sıralarda bir yandan Balkanlar'da, Dalmaçya'da geniş çapta fetihler ile, bir yandan da Trakya'yı ansızın istilaya girişen Ogurlara karşı mücadelelerle meşgul olan imparator Justinianos, vergiyi reddetmemekle beraber, ülkesine bir Avar akınını durdurmak maksadıyla, aşağı Tuna havzasında, başta Antlar olmak üzere kalabalık Slav kütlelerinden bir set kurmağa çalıştı.

Fakat, 562'de bu engeli kolayca parçalayan Avarlar, Aşağı Tuna'yı işgal ederek, Bizans ile sınırdaş oldular ve Avrupa içlerine kadar akınlara başladılar. İmparator Justinianos'un (565-578) vergiyi ödemede tereddüt göstermesi dolayısıyla de, 565'lerden itibaren, Hakan Bayan'ın idaresinde Bizans'ı baskı altına alarak, orta Karpatlar'a girdiler; Tuna'nın batısındaki Germen kavimlerinden Longobardlarla anlaşarak, Doğu Macaristan'daki Gepidleri hakimiyetlerine aldılar ve 568'de Longobardların Kuzey İtalya'ya göçmeleri üzerine de, bugünkü Macaristan'ı tamamıyla işgal ettiler.

Böylece Avarlar, Orta Avrupa'da büyük bir devlet kurmuş oluyorlardı. Bundan sonra, batıda Frank kıralı Siegebert'i mağlup ederlerken, 582'lerde, güneyde Singidunum (Belgrad) ve Sirmium (Eszek) gibi, mühim Bizans sınır şehir-kalelerini ele geçirmişlerdi. Yukarıdaki fetihleri yapan büyük teşkilatçı Bayan Hakan'ın, 592 yılında İstanbul'a yürümek maksadı ile Çorlu'ya kadar gelerek Bizans başkentinde korku uyandırdığı tarihte, Don nehrinden Galia'ya, Kuzey İslav bölgelerinden İtalya'ya kadar her taraf, Avar askerî faaliyet sahası haline gelmişti.

Asıl çekirdeğini Türk unsur teşkil etmekle birlikte, çeşitli İslav ve Germen kabilelerinden toplanan kalabalık yardımcı kıtaların desteklediği ordusu ile, bilhassa başlıca pazar şehirlerini ve ticaret yollarını daima elde ve emniyet içinde tutmağa gayret ettiği anlaşılan Avar hakanlığının, Avrupa'da 200 yıl kadar süren hakimiyeti devrinde, mühim askerî teşebbüsleri, İstanbul kuşatmalarıdır. Sasanîlerle anlaşarak yapılan ve İmparator Herakleios'a (610-641) başkenti terk edip Kartaca'ya gitmeyi düşündürecek kadar baskılı olan ilk muhasaradan (617 veya 619) sonra, ikinci harekât, yine Sasanî İmparatorluğu ile ortaklaşa gerçekleştirilmişti (626).

İran-Bizans savaşlarının şiddet kazandığı ve Şehinşah Husrev II'nin (590-628), bütün el-Cezire, Filistin ve Suriye'yi ele geçirdiği bu yıllarda, Doğu Karadeniz sahillerinde bulunan imparator Herakleios, Hazar Türklerinden askeri yardım sağlamak üzere Tiflis'e giderken, Şahvaraz kumandasındaki İran ordusu, bütün Anadolu'yu geçerek Boğaziçi'ne ulaştığı zaman, Bulgar kuvvetleri ile takviyeli Avar ordusu da Balkanlar'ı ve Trakya'yı aşarak İstanbul surları önüne gelmiş bulunuyordu. Gerçek kuşatma, Avar ordusu tarafından yapılmakta idi (626, Temmuz-Ağustos).

Patrik Sergios ile Patricius Bonos tarafından müdafaa edilen başkentte büyük heyecan uyandıran bu harekât, tarihî hatıralar bırakmıştır. Bizans'ta kurtuluşu anmak üzere "bayram" ilan edilen gün ("Büyük Perhiz'in beşinci haftasındaki Cumartesi günü), kiliselerde ayinler şeklinde yüzyıllarca devam etmiş ve "Akathistos" ilahisinin, bu Avar kuşatması ile ilgili olduğu anlaşılmıştır. Kuşatma, donanmasızlık yüzünden başarıya ulaşmamış ve Avar ordusunun sonuç alamadan, müşkül şartlar altında çekilmek zorunda kalması, hakanlığın, nüfuz ve itibarını kaybederek zayıflamasına yol açmıştır.

Yardımcı kuvvetler dağılmış ve bilhassa hakanın 630'da ölümünden sonra, tâbi kütleler, Bizans'ın da teşvik ve desteği ile baş kaldırmış, uzun mücadeleler neticesinde, Balkanlar, Bulgarlara geçmek üzere elden çıkmış, Tuna-Sava bölgesi Hırvat-Sloven gibi Slav kabilelerine, Bohemya sahası da Çeklerin atalarına terkedilmiştir. Bu suretle, bir hasım devletler çemberi içine alınan ve iktisadî imkânlarını kaybeden Avar hakanlığı, 8. asır boyunca gittikçe kuvvetten düştü ve 791'den itibaren 15 yıl aralıksız devam eden ve amansız bir din muharebesi yapan Frank İmparatorluğunun (Karolus Magnus=Şarlman zamanı: 768-814) hücumları (Orta Macaristan'daki Avar başkent müstahkem mevkii, 796'da Pepin tarafından zaptedilmişti) sonunda, tamamen ortadan kalktı (805). Parçalanan Avar grupları, Doğu Macaristan ve Balkanlar'a dağıldı, kısa zamanda Hıristiyanlaşarak, yerli kalabalık içinde eridi.

Bununla beraber, Avar tesiri, Avrupa'da devamlı olmuş görünmektedir. Hırvatların en büyük askerî-idarî unvanlarından olan "Ban" (Göktürkçe Baga, Avar dilinde Bagan; Ayrıca Bulgarlarda, Macarlarda mevcut) Boyar ve Yugruş gibi, Yunanistan'da Navarino (=Pylos, aslı Avarino) ve Arnavutluk'ta Antivari (=Bar, eskiden Civitas Avarorum) şehirlerinin adları da onların hatıralarından izlerdir. Ayrıca, Macaristan'da ortaya çıkarılan Avar çağı arkeolojik eserleri (dökme aletler ve üzerlerinde hayvan mücadele tasvirleri ve grifonlar bulunan at koşum takımları), Orta Asya'da gelişen Türk sanatının (hayvan üslubu), Avrupa'daki örnekleri kabul edilmekte ve bu üslubun izleri, Merovingler devrinde Fransa'da da görülmektedir.

Arnavutluk'taki Prostovats altın hazinesi, Avar'lara ait olduğu gibi; arkeolojik araştırmalar, Avar Türk sanatının, Germen ve İslav sanatları üzerindeki tesirini ortaya koymuştur. Orta Macaristan'ın Nagy Szent Miklos mevkiinde 1799'da ele geçmiş olup, hangi Türk kavmine ait bulunduğu hala münakaşa edilen, üzerleri Türkçe yazı kitabeli 23 parça altın kaptan müteşekkil ünlü hazinenin, Avar çağından kaldığı da ileri sürülmüştür.

Sonuç olarak; Avarlar’ın Avrupa’daki iki yüzyıldan fazla süren hakimiyeti, Avrupa tarihi bakımından bir kaç cihetle mühimdir; evvelâ, ilk defa olmak üzere Slav kavimleri, Türk hâkimiyetinde uzun bir zaman yaşamışlar, Türk devlet ve askerî teşkilatının tesiriyle bunlar, “kabile” hayatı basamağından devlet teşkilatı basamağına çıkmak imkânını bulmuşlardır. Saniyen [ikinci olarak], Türklerle, muhtelif German (Frank) zümreleri arasında karışma artmıştır; bu münasebet, ekseriyetle karşılıklı mücadeleden ibaret olmakla beraber, her iki kavim, komşu olmak sıfatıyla herhangi bir şekilde “modus vivendi” [hayat tarzı, çelişen menfaatler arasında bulunan ortak nokta] bulmak mecburiyetinde idiler.

Avar hakanlığının, özellikle Slav kavimleri üzerinde büyük tesiri olduğu anlaşılıyor. Balkanlar’da ilk Slav unsurlarının esaslı bir şekilde yerleşmelerinin, Avarlar tarafından alınan tedbirlerin bir neticesi olduğu malûmdur. Bu Türk kavminin, güney ve doğu Slavlarını uzun bir zaman hâkimiyetleri altında bulundurduklarını ve bir çok Slav kabilelerinin, Avarlar tarafından müthiş hezimete uğratıldıklarını gösteren emareler mevcuttur.

4. yüzyıla kadar Germen Gotların, daha sonra Hun İmparatorluğuna bağlı olarak Türklerin hakimiyetine giren Slav toplulukların tarihi, o zamandan itibaren, aşağı yukarı "Türk tarihinin bir parçası" durumuna girmiştir. Kalabalık İslav kütlelerinin, çeşitli Doğu Avrupa bölgelerine ve Balkanlar'a dağılması hadisesi, daha çok Avarlar devrinde vukua gelmiş ve bu büyük ölçüdeki göçler, Avar Hakanlığınca ihtiyaç duyulan toprak mahsullerini elde etmek için, onlara tarım işleri, aynı zamanda, sınır bekçiliği yaptırmak maksadı ile, Avar idaresi tarafından hazırlanmış ve tatbik edilmiştir.

Bu suretle türlü İslav kabileleri, bugünkü Çekoslovakya'ya [Çek Cumhuriyeti, Slovakya], Elbe nehri boyuna, Dalmaçya kıyılarına, Balkanlar'a sevk edilmişlerdir. 750 sıralarında, Atina çevresinde "Avar" denilen Slavlardan bahsedilmekte, aynı devirlerde Hırvatları Adriyatik sahiline götüren başbuğların şu adları sıralanmaktadır: Kilik, Lobel (Alp-el?), Kösenci (Koşuncu), Buga, Tugay. Pannonia (Batı Macaristan) ve Morva İslavlarının başında, İslavlaşmış Avar beylerinin bulunduğu ileri sürülmekte, diğer taraftan Germen kabilelerinin Çek memleketindeki yurtlarından ayrılmalarının, savaş kabiliyetleri pek zayıf olan İslavlar yüzünden değil, Avar başbuğlarının baskısı sonucu vukua geldiği ve bu hadisenin, Doğu Almanya'da meydana çıkan Avar sanatı ile ilgili eserlerde de doğrulandığı bildirilmektedir.

Böylece, 584'de, piskopos Suriyeli Johannes'in ifadesi ile "Eskiden ormanlardan dışarı çıkmağa cesaret edemezken, Avarlar sayesinde savaşa alışan ve altın, gümüş, at sürüsü sahibi olan Slavların, sistemli göçürülmeleri yolu ile, günümüz Orta ve Doğu Avrupa etnik haritasının, Avar hakanlığı tarafından çizildiği anlaşılmaktadır. Bugün Kafkaslar'da yaşayan Avar zümresinin de, onların torunları olduğu kabul edilir.


Kaynak: http://www.defineyeri.net/medeniyetler-tarihi/idil-(itil)-bulgar-devleti/?prev_next=next#new#ixzz18fYAn4dS
Kaynak: www.defineyeri.net

İdil (İtil) Bulgar Devleti

İdil (İtil) Bulgar Devleti
İdil ve Kama nehirlerinin birleştiği alanda kurulan bir Türk devleti.

Bir kısım araştırmacılar, ilk Müslüman-Türk devletinin İdil Bulgar Hanlığı olduğunu kabul ederler. “Karışık” manâsına gelen Bulgar kelimesi, Hun Türklerinin idaresinde yaşayan ve Hunlar'ın yıkılışından sonra dağılan Türk boylarından Kutripur ve Utrgurların karışımından meydana gelen Bulgarlara isim oldu. Önceleri Göktürk Hanlığı'nın idaresinde yaşayan Bulgarlar, 630’da bu devletin fetreti üzerine, Büyük Bulgarya devletini kurdular. Ancak bu devlet kısa bir süre sonra komşu Hazar Hakanlığı tarafından ortadan kaldırıldı. Bunun üzerine Asparuh idaresindeki Bulgarlar, Tuna’ya doğru yönelerek Balkanlara girip, 670’li senelerde, Tuna Bulgar Devletini kurdular. Tuna Bulgarları, bir süre sonra Slavlarla karıştılar ve 864 senesinde, Boris Hanın, Ortodoksluğu resmen kabulüyle de Hıristiyan oldular. Bugün Balkanlarda yaşayan Bulgarlar, bunların soyundandır.

Bulgarların bir kısmı ise, İdil ve Kama nehirlerinin birleştiği sahaya yerleşmişlerdi. İdil Bulgarları, burada bölgenin yerli halkı Fin-Ugorları ve öteki Türk topluluklarını da idareleri altına alarak bir devlet kurdular. Bu devletin ilk devirleri hakkında, kaynaklarda kesin bir bilgi yoktur. Bulgar tüccarlarının, Harezm’de ve Sâmânî ülkesinde Müslüman tüccarlarla temasları, Harezmliler'in de onların ülkelerine gitmeleri neticesinde, ülke topraklarında İslâm dîni ve kültürü yayılmaya başladı. 900’lü senelerde, Bulgarlar arasında İslâmiyet'i kabul edenlerin sayısı çoğunluktaydı. Sultan Şekkey’in oğlu İlteber Almış’ın, başa geçtikten sonra gördüğü bir rüya üzerine İslâmiyet'i kabul etmesiyle, İdil Bulgar Devletinin resmî dîni İslâmiyet oldu. Almış Han, 920’de Abbâsî halifesine din âlimi ve mimarlar göndermesi için ricada bulundu. İsmini de, Emir Ca’fer bin Abdullah olarak değiştirdi. Bu heyet, 922 senesinde Bulgar ülkesine ulaştı ve o andan itibaren Bulgar Devleti, Abbasî halifelerine bağlı bir Müslüman ülkesi, Bulgarlar ise, Doğu Avrupa’da Türk-İslâm kültürünün ilk temsilcisi durumuna gelmişlerdi. Sikkelerden anlaşıldığına göre, Ca’fer’den sonra yerine oğlu Mikâil geçti. Ona da, Tâlib bin Ahmed, Mü’min bin Ahmed ve Mü’min bin el-Hasan, halef oldular.

Bulgarlar, Hazar Hakanlığı'nın 965 senesinde yıkılmasına kadar, bu devlete tâbi idi ve Hazarlara vergi veriyordu. Bu devletin yıkılmasından sonra, müstakil bir devlet durumuna geldiler. 985 senesinde Rus Kiev Prensliği, Bulgar topraklarını işgal ettiyse de, bir süre sonra geri çekildi. Daha sonra Bulgarlar ve Ruslar arasında münasebetler gelişti ve 1006 senesinde, iki devlet arasında bir ticaret anlaşması yapıldı. Fakat, 11. asrın sonlarına doğru, kuzeydeki kürk ticareti yüzünden, iki devlet arasında bitmeyen savaşlar başladı. Bu savaşlar, 13. asra ve Moğolların ortaya çıkışına kadar devam etti. Moğollar, Kalka Nehri kıyısında Rusları yendikten sonra (1224), doğuya dönerken, Bulgarların tuzağına düşerek ağır kayıplar verdiler. Bunun intikamını almak isteyen Batu Han, ordusuyla Bulgarlar üzerine yürüdü. Moğol ordusu, 1236’da Bulgar topraklarına girdi, köyleri ve şehirleri yıktığı gibi, 50.000 nüfuslu başşehirlerini de darmadağın etti.

Batu Hanın, Deşt-i Kıpçak bölgesinde kurduğu Altınordu Devleti zamanında Bulgarlar, bir dereceye kadar bağımsızlıklarını muhafaza ettiler. Bu arada başşehirleri olan Bulgar şehri, kısa zamanda eski hâline kavuşturuldu. Bulgarlar, zaman zaman Altınordu Devletine baş kaldırıyorlardı. Altınordu Hanı Pulat Timur, 1361 senesinde Bulgarları cezalandırmak için, ülke topraklarına girip çeşitli tahribatlar yaparak geri çekildi. Timur Han'ın, 1391 ve 1395 yıllarında Altınordu Devletine karşı yaptığı seferlerden Bulgarlar da etkilendi. İdil Bulgarları, 1399’da Ruslarla yaptıkları savaşı kaybedince, dağıldılar. Halkın büyük kısmı Kama Nehrinin kuzeyindeki Kazan Nehri boyunca göç ederek buralara yerleştiler ve bölgeyi tamamıyla Türkleştirdiler. 1437 senesinde kurulan Kazan Hanlığı'nın esas nüfusunu, Bulgar-Kıpçak karışımı Müslüman halk meydana getirmekteydi. Bugün de, bu Müslüman Bulgarlar, “Kazan Türkleri” veya “Şimâl Türkleri” diye anılmaktadır.

Bulgarlar, 10. asrın başlarında diğer Türk kabileleri gibi göçebe olarak yaşıyorlardı. Kısa bir zaman içinde yerleşik hayata geçerek, ziraatla uğraşmaya başladılar ve aynı asrın sonlarında, usta birer çiftçi oldular. Başlıca tarım ürünleri; ak darı, buğday ve arpa idi. Bunun yanında Orta İdil sâhası, ulaşım bakımından, kuzey bölgelerini Orta Asya’ya bağlayan büyük kervan yolları üzerindeydi. Bu durum, İdil Bulgarlarının büyük ölçüde, ticaret ile uğraşmalarına imkân sağladı. Devletin başşehri olan Bulgar şehri, Doğu Avrupa’nın en önemli ticaret merkezi hâline geldi. Bulgar Türkleri, kuyumculukta da ileri idiler. Bu sanattaki ustalıkları, İsveç’e kadar bütün batı Slavları sahasında tesirini göstermiştir.


Kaynak: http://www.defineyeri.net/medeniyetler-tarihi/idil-(itil)-bulgar-devleti/#ixzz18fXH0tSk
Kaynak: www.defineyeri.net

Hazar İmparatorluğu (Hazarlar)

Hazar İmparatorluğu (Hazarlar)
Hazarlar, İdil kıyıları ve Kırım yarımadası arasında imparatorluk kuran bir Türk boyudur (468-965).

Önceleri, Hazarların kaynakları ve hangi soydan geldikleri, kesin olarak bilinmiyordu. Bu konuda, değişik görüşler ileri sürülüyordu. Daha sonra incelenen Musevî, Bizans ve Arap kaynaklarına göre, Hazar ülkesinde yaşayan halkın büyük çoğunluğunun Uygur, Hazar, Bulgar, Sabir ve Peçenek gibi Türk boyları olduğu açıklandı.

Hazarların, Batı Hun Devleti'nin yıkıntıları üzerinde devlet kurdukları (468), Göktürk İmparatorluğu'nun batı kolu olarak gelişme gösterdikleri, Göktürkler ile eş kaynaktan geldikleri anlaşıldı. Türk adını almaları da bu yüzdendir.

Hazarlar, Sasanîlerle sık sık savaşırlardı. Bizans'la aralarında daha çok barışa dayanan bağlantılar vardı. 627 yılında yapılan Bizans-İran savaşında Hazarlar, Sasanîler'e karşı Bizans'ı tuttular. VII. yüzyıl sonlarına doğru, Arran Hıristiyanlarının Hazarlar üzerindeki dinî baskıları arttı. Yavaş yavaş eski dinleri olan Şamanlığı bıraktılar. İslâmın doğuşundan sonra hızla gelişen Arap saldırıları, kısa bir süre içinde Âzerbaycan'a yayıldı. İstanbul'u kuşatan Emevî ordularına karşı Bizans; Hazar ve Bulgar Türklerinden yardım istedi (718). Bizans'ın yardımına koşan Hazarlar, Arapların tepkisini üzerlerine çektiler. Bu yüzden, bu bölgeyi ele geçiren Araplar, 721-723 yıllarında Hazar topraklarına saldırdılar, başkent Belencer'i aldılar. Bunun üzerine Hazar hanı, İdil ırmağı kıyısındaki Akkale ilini başkent edindi. Daha sonra Mervan bin Muhammed, bir ordu ile Belencer'e kadar geldi, şehri yaktı. Derbend'e Arap birlikleri yerleşti. Araplar, bu saldırıların bir süre ardını bırakmadı. 737 yılında, gene Mervan bin Muhammed, yüz elli bin kişilik büyük bir ordu ile Etil şehri üzerine yürüdü. Oldukça korkulu yollardan, derin vadilerden geçen Mervan, bu ordu ile Kür nehri kıyısındaki Kasak şehrinden Hazarların, Dağıstan'daki büyük ili olan Semender üzerine yürüdü. Orduyu, biri Derbend, biri de Daryal geçidi olmak üzere iki ayrı yoldan geçirerek birdenbire Hazarlara saldırdı. Hazarlar, bu beklenmedik saldırı karşısında pek tutunamadılar. Mervan bin Muhammed, ordusunu kolayca Etil'e gönderdi, şehri kuşattı. Hazar hakanı, İdil nehrinin öteki kıyısına geçerek, tarhanlardan kurulu 40 000 kişilik bir ordu ile, Arapların nehri aşmalarını önlemek istedi. Mervan, bu çarpışma sonunda, 20 000 aileyi esir alarak Derbend taraflarına sürdü. Anberi adlı kumandanın yönetimi altına verdiği 40 000 kişilik seçme Arap ordusunu da tulumlara bindirerek nehrin doğu yakasına geçirdikten sonra, Hazar Tarhanının ordusunu dağıttı, Tarhanı öldürttü. Bunun üzerine Hazar hakanı, barış istemek ve antlaşma imzalamak zorunda kaldı. Mervan bin Muhammed, Hazar hakanına, Etil'e dönme izni verdi. Ayrıca, İslâm dinini Hazarlar arasında yaymak amacıyla Sabit el-Esadî ve Abdurrahman Hulânû adlı iki Arap hukukçusunu, Hazar hakanının yanında bıraktı. Araplar karşısında başarısızlığa uğrayan Hazarlar, VII. ve VIII. yüzyıllarda Avrupa ve Bizans ülkelerinde durumlarını korudular. Kırım ve Azak ülkelerinde daha da güçlendiler. Kırım Gotları, bu yüzyıllarda Hazarlara bağlıydılar. Başlarında Hazar hakanı tarafından tayin edilen bir vali bulunurdu. Bu genel valilere, Göktürk ve Hazar devletlerinin öteki bölgelerinde olduğu gibi, Kırım'da da tuyun adı veriliyordu. Gotlar, kendi içlerinde bağımsızdı. Daha sonraki yıllarda Hazarlar, yavaş yavaş Gotların bağımsızlıklarına son verdiler (787). Bu arada Hazarlar, Don ırmağı üzerinde, bozkır kavimlerinin saldırılarını önlemek amacıyla, Sarhil adını verdikleri bir kale yaptılar. Ukrayna'nın başkenti olan Kiev'de, Hazar hakanına bağlı üç kardeş tarafından yaptırılmıştı.

Bu ağır yenilgiden sonra, Hazarlarla Araplar arasındaki gerginlik arttı. Ast Tarkan kumandasındaki 100 000 kişilik bir Hazar ordusu, Kafkas dağlarından hızla güneye indi. Daha önce Arapların saldırısına uğrayan Ermeniye ve Âzerbaycan'a girdi (765). Bütün şehirleri yağma etti. 100 000 Müslümanı esir alarak götürdü. Bununla, Hazar kumandanı, otuz yıl önceki ağır yenilginin öcünü aldı. Güneyde Araplara yenilen Hazarlar, batıda, özellikle Avrupa devletleri karşısında önemli bir varlık olarak kaldılar. 787 yılında Gotların Kırım'daki kalelerini alarak, oradaki hakimiyetlerine son verdiler. Araplar gibi, Bizanslılar da Hazarlarla birtakım akrabalıklar kurma yoluna gittiler. İmparator II. Justinianus, Hazar hakanının kızkardeşiyle; İmparator V. Konstantinos, bir Hazar prensesiyle evlendi. Halife Harun Reşid zamanında, Hazar hakanı ve yakınları Musevî dinine girdiler.

Hazar İmparatorluğu, bir yandan Norman-Rus, bir yandan Selçuklu ve Kıpçak saldırıları sonucu sarsıldı. Gittikçe kuvvetlenen Ruslar, Kiev'i Hazarların elinden aldılar (866). Bu olaydan sonra Rusların, Hazar topraklarına yaptıkları akınlar sıklaştı. 965 yılında Svyatoslav kumandasındaki bir Rus ordusu, bütün Hazar şehirlerini yakıp yıktı. Dağılan Hazar halkı, bazı adalara sığınmak zorunda kaldı. Hazarlar, bir süre sonra Azak ve Kırım'da küçük prenslikler kurarak yaşamaya başladılar. Bizans'ın yardımıyla Ruslar, buraları da kendi topraklarına kattılar (1016). Aynı yıllarda, Aşağı İdil ve Terek'teki Hazar devletleri de Oğuz (Selçuklular) ve Kıpçakların saldırıları sonunda ortadan kalktı. Geniş bir alana yayılan Hazarlar; Kıpçaklar, Peçenekler, Oğuzlar gibi yeni Türk boylarına karıştılar. Altınordu hakanı Sürbidey Noyan, Etil şehrinde bağımsız yaşayan Hazarların hakimiyetine son verdi (1299), şehrin yakınlarında, Altınordu Devleti'ninin başkenti olan Saray'ı kurdu. Hazar kağanları, sırasıyla şunlardır: Bulan (620-?); Ubaca; Hızkiya; Menaşe I; Hanuka; İshak; Sabulon; Menaşe II; Nisi; Harun I; Menahem; Benyamin; Harun II (?-931); Yusuf (931-965).

Medeniyet

Bazı kaynaklara göre Göktürk, bazı kaynaklara göre Rus veya İbranî yazısı kullandıkları söylenen Hazarlardan günümüze kadar, ancak iki adet yazılı belge kaldı. Bunlardan birisi, Hazar hakanı Yusuf bin Harun tarafından, Endülüslü Musevî devlet ve bilim adamı Hasday bin İshak bin Şaprût'a gönderilen mektuptur (960). Öteki ise bilinmeyen Hazarlı bir Musevî tarafından, hakan Yusuf zamanında (931-965) yazılan bir mektubun, Mısır'da Keniset-el-Şâmi'de bulunan parçalarıdır. Birinci mektupta, hakan Yusuf, şeceresini saymakta, Musevî dinine girmekle ilgili bilgiler vermektedir. Mektupta ayrıca, Hazar ülkesinde yaşayan boyları, bunların yaşayış tarzını anlatan cümleler vardır. Mektuptan anlaşıldığına göre Hazarlar, yarı göçebe, yarı şehir hayatı yaşarlardı. Nitekim, bu bilgileri bazı Arap kaynakları da doğrular. Genellikle yazın çadırlarda, kışın şehirlerde oturuyorlardı. En ünlü şehirleri, Etil, Saksın, Belencer, Sarkil ve Semender'di. Başkent Etil'in, İdil ırmağı kıyısında kurulduğu sanılır. Şehrin batı kesimine Etil (Sarığşın da denir), doğu kısmına Hazarân (Hanbalığ da denir) deniliyordu. Irmağın ortasında, şehrin iki yakasına dubalı köprülerle bağlı bir ada vardı. Şehrin batı bölümü, doğu bölümüne göre daha genişti. Burada hakanın tuğladan yapılmış sarayı vardı. Şehrin uzunluğu 25 km idi ve dört kapılı bir surla çevrilmişti. Şehir, dağınıktı. Evler, Türklerin derme evleri (hargâh, büyük çadır da denir) denen, ağaçtan yapılmış ve üstleri keçe ile örtülü türdendi. Onlar, bu evlere odâde adını veriyorlardı. Pek azı kerpiçten yapılırdı. Hakandan başka hiç kimse tuğla ev yapamazdı. Şehirde ayrıca çarşı ve hamamlar vardı. Sarkil şehrinde yapılan son kazılardan, şehrin dikdörtgen biçimli; ev yapımında kullanılan tuğlaların, Asya kaynaklı olduğu anlaşıldı.

Hazar hakanları, savaşlarda, odâde denilen, çadırlı bir arabaya binerlerdi. Arabanın her tarafı halılarla döşenir, üzerinde sırmalarla örtülü bir kubbe yükselirdi. Kubbenin üstünde, altından yapılmış bir armut bulunurdu. Gelinlerin çeyiz arabaları da, hakanın savaş arabasını andırırdı. Bu arabaların on tanesinin kapıları altın ve gümüş levhalarla kaplı olurdu. Arkadan gelen 20 araba ile her türlü çeyiz eşyası, altın ve gümüş kaplar taşınırdı. Hazarlar, ölülerini suya atarlardı. Bazı söylentilere göre sonraları, ölüleri yakmağa başladılar. Bir hakan öldüğünde her birinde birer kabir bulunan 20 odalı bir ev yapılırdı. Kabirler, ufalanmış taş tozu ile döşenir, içine kireç veya mine konulurdu. Gömme işi bittikten sonra, hakanı gömenler de öldürülerek, öteki odalara gömülürlerdi. Bu iş, hakanın hangi odaya gömüldüğünün bilinmemesi için yapılırdı. Bu geleneğin, Hunlar'da da sürdürüldüğünü gösteren belgeler vardır. Hakanın kabir odası, baştan başa, altınla işlenmiş kumaşla örtülür; bütün işler bittikten sonra suyun altında kalacak şekilde, nehrin suyu kabir eve boşaltılır ve yapı iyice su altında kalır; böylelikle artık, hakanın cesedine insan, şeytan, kurt ve böceklerin zarar veremeyeceğine inanılırdı. Hazar hakanlarından hiçbirinin mezarının bulunamayışı, kendilerinin bu gömme geleneği yüzündendir.

Ekonomi

Etil şehri, Güneydoğu Avrupa ile Asya arasındaki bir alışveriş merkeziydi. Bu şehirde, çeşitli dinlere bağlı yerli halktan başka, ticaret için gelmiş yabancılar da otururlardı. Şehir pazarlarında, çeşitli ülkelerden, çeşitli yerlerden gelen mallar değiş-tokuş edilir, satılırdı. Saksın şehrinde alışveriş, kurşun paralarla yapılırdı. Ayrıca, ekin denilen kumaş paralar (kâğıt para benzeri) da kullanılırdı. Hazarların başlıca ihraç malı, bir çeşit tutkaldı, öteki ticaret mallarının çoğu, Rus ve Bulgar ülkelerinden gelen maddelerdi. Büyük şehirlerin çevrelerinde geniş bahçe ve bağlar vardı. Yerli halk, yazın çadırlarda şehir dışına çıkar, tarımla uğraşırdı. Hazarların, milletlerarası ihraç malları arasında, Hazar süngüleri, Hazar eğerleri, Hazar zırhları önemli yer tutardı. Hazar kılıçları, Ruslar arasında da biliniyordu. Hakanlar, Bulgar ilteberliğinden her evden, her yıl bir samur vergisi alırlardı. Ayrıca, ticaret kervanları ve gemileri, onda bir oranında vergi öderlerdi. Hazar Denizinden gelen gemilerden de gümrük vergisi alınırdı.

Din

Hazarlar, uzun zaman, Şaman dinine bağlı olarak yaşadılar. Ancak, Bizans ve Araplarla olan sıkı ilişkiler, hakanlarla soylu ailelerin Musevîliği benimsemeleri, her üç dinin de ülkede yayılmasına yol açtı. Müslümanlığı da (732-800), Musevîliği de (800-965) resmî din olarak benimsemişlerdir. Hıristiyanlık, resmî din olmadı, ancak, Arran metropoliti İsrail'in çalışmaları (677-703) sonucu, bu din de ülkede geniş ölçüde yayıldı. Halk, daha çok Müslüman ve Hıristiyan; hanlar, tarhanlar ve onlara yakın çevreler Musevî idi. Hazar'da yedi başkadı vardı. Bunlardan ikisi Müslümanların, ikisi Hıristiyanların, ikisi Musevî Hazarların, biri de öteki dinlere bağlı olanların işlerini görüyorlardı. Başkent Etil'de (X. yüzyıl), 10 cami vardı. Müslüman halkın sayısı 10 000 kadardı. Genellikle Bizans sınırındaki ve Kırım'daki Hazarlar Hıristiyan, Dağıstan ve Aşağı İdil'de oturanlar Müslüman idi. Hıristiyanlar (VIII. yüzyıl), teşkilât olarak yedi piskoposluğa ayrılmışlardı.

Yönetim Şekli

Hazarların devlet teşkilâtında, çifte krallık düzeni uygulanıyordu. Devlet başkanı olan hakan, doğrudan doğruya devlet işlerine karışmıyor, devleti sembolik olarak temsil ediyordu. İdare, onun nâibi olan Hakanbeh'in elinde bulunuyordu. Ancak, hakanbehi değiştirmek, görevinden almak, her zaman, asıl hakanın yetkileri arasındaydı. Buna karşılık, orduları, ülkeyi yöneten, savaş açabilen, hakanbeh idi. Vilayetlerle ilgili işler, memleketin adalet ve iç işleri de onların elindeydi. Büyük hakan da denilen asıl hakanın saltanat süresi, kırk yılı aşamazdı. Bu süre içinde hakan, kendiliğinden ölmezse, maiyeti "bunadı", "aklı azaldı" gerekçesiyle onu kendi elleriyle öldürürlerdi. Hakan, düşmana karşı giden ordudan kaçıp dönenleri cezalandırır, ordu savaşta yenilirse, Hakanbeh'in gözleri önünde, onun kadın ve çocuklarıyla mallarını başkalarına dağıtırdı. Hakanbehlere, tarkan, yabgu da denilirdi.

ANADOLU MEDENİYETLERİ

ANADOLU MEDENİYETLERİ
ANADOLU: (Küçük Asya) Tarih boyunca bir çok göç ve istilaya uğramıştır. Neden?:
1- Üç tarafının denizlerle çevrili oluşu, Avrupa ve Afrika arasında deniz ve karadan kolayca bağlantı kurulması
2- Olumlu iklim şartları, verimli toprakları bol su kaynaklarına sahip olması

ANADOLU'DA UYGARLIK NEDEN GELİŞMİŞTİR?

1- Göçler ve istila amacıyla gelen topluluklar sahip oldukları kültür ve medeniyeti Anadolu'ya taşıdılar.
2- Anadolu'nun Mısır, Ege ve Yunan Medeniyetlerine yakın bir konumda olması bu medeniyetlerden etkilenmesini sağlamıştır.

ANADOLU MEDENİYETLERİ: Anadolu'da kurulan uygarlıklar sırasıyla şunlardır:

1) Hititler, Frigler,Lidyalılar, İyonlar, Urartular (MÖ 2.bin-Mö.600 yılları arasında)
2) Persler (M.Ö 543-333)
3) İskender İmparatorluğu
4) Roma İmparatorluğu
5) Bizanslılar (395-1071)
6) Türkler (1071-....)

1)-MÖ.2.BİN- MÖ.600 YILLARI ARASINDA ANADOLU MEDENİYETLERİ

A)-HİTİTLER:
* Anadolu'ya Kafkaslar'dan geldikleri tahmin edilmektedir.
* Kızılırmak çevresinde kurulmuştur. Başşehirleri HATTUŞAŞ (Boğazköy)'dır.
* Hititler Suriye toprakları için Mısır ile yaptıkları savaş sonucunda KADEŞ ANTLAŞMASINI imzaladılar. Kadeş Antlaşması tarihte bilinen ilk antlaşmadır.
* Hititler'de asillerden oluşan PANKUŞ denilen bir meclis vardı. Bu meclis kralın yetkilerini kısıtlıyordu.
* Hititlerde kraldan sonra en yetkili kişi TAVANANNA denilen kraliçeydi.
* Hititler krallarının hayatlarını anlatan ANAL adını verdikleri yıllıkları hazırlayarak, tarafsız TARİH YAZICILIĞI'nı başlatmışlardır.
* Hititler kayaları düzleştirerek, tanrı kabartmaları yapmışlardır.( İvriz ve Yazılıkaya Kabartmaları Hititlere aittir.)
* Hititler Asurlular tarafından yıkıldılar.

B)-FRİGYALILAR(FRİGLER):
* Orta Anadolu'da(Sakarya nehri çevresinde) MÖ. 800 yıllarında devlet kurdular. Başşehirleri GORDİON'du.
* Kimmerler tarafından yıkıldı.
* Friglerin en büyük Tanrıları KİBELE 'dir.
* Frigler dokumacılıkta ileri gitmişlerdir. Frigyalılar TAPETES adı verilen halı ve kilimleri ile ünlüdürler.

C)-LİDYALILAR:
* Bugünkü Gediz ve Menderes ırmakları arasındaki bölgeye eski çağlarda LİDYA deniliyordu.
* Başkentleri SARDES(Sard)'dır.
* Lidyalılar ticarette geliştiler. Tarihte PARA'yı ilk kez kullanan Lidyalılar'dır.
* Lidyalılar Efes'ten başlayıp, Mezopotamya'daki Ninova'ya kadar uzanan KRAL YOLU'nun açılmasında etkili oldular.
* Lidyalılara Persler son vermiştir.
* Lidyalıların kısa zamanda yıkılmasının sebebi, ordularının çeşitli kavimlerden toplanan ücretli askerlerden oluşmasıdır.(Düzenli ve sürekli milli ordusunu oluşturamamıştır.)

D)-İYONYALILAR(İYONLAR):
* İzmir Körfezinden, Güllük Körfezine kadar olan bölgeye İYONYA denilirdi.
* Yunanistan'dan gelen AKALAR buradaki yerli halkla karışarak, şehir devletleri halinde yaşadılar.
Başlıca İyon şehirleri şunlardır: Efes, Milet, İzmir, Foça, Bodrum.
* Efeste'ki ARTEMİS tapınağı İyonlara aittir.
* İyonlar deniz ticaretinde gelişmişlerdi.
* İyon Edebiyatının en önemli eseri Homeros'un "İlyada ve Odesa destanı" dır.
* İyonlar bilim ve sanatta gelişmişlerdir. Matematikte Tales ve Pisagor, Tarihte Heredot, Tıpta Hipokrat, Felsefede Diojen)


E)- URARTULAR:
* Van Gölü ve çevresinde devlet kurmuşlardır. Başşehirleri TUŞBA(Van)'dır.
* Urartular'da kral ülkeyi savaş tanrısı HALDİ adına yönetirdi.
* Urartular madencilik ve maden işletmeciliğinde ileri gitmişlerdi.
* Urartular kaleler ve su kanalları ile ünlüdür. (Toprakkale, Çavuştepe, Patnos ve Kayalıdere kaleleri)

KÜLTÜR VE MEDENİYET DEVLET YÖNETİMİ:

1)- Anadolu'da kurulan bu devletler genellikle krallıkla yönetilmiştir. Kral hem başkomutan, hem baş yargıç, hem de baş rahipti.
NOT: Bu durum kralın siyasi, askeri ve dini gücü elinde bulundurduğunu gösterir. Ayrıca kralın başrahip oluşu laik olmayan bir anlayışı yansıtmaktadır.
2)- Hititlerde asillerden oluşan PANKUŞ denilen bir meclis vardı. Bu meclis kralın yetkilerini kısıtlıyordu.
3)- Hititlerde kraldan sonra en yetkili kişi TAVANANNA denilen kraliçeydi.
4)- İyonyalılar merkezi krallık yerine SİTE denilen şehir devletleri halinde yaşamışlardır.

DİN VE İNANIŞ:

1)- Anadolu'da çok tanrılı inanış mevcuttu.
2)- Hititler kendi tanrılarından başka Ön Asya tanrılarına, Lidyalılar da Yunan tanrılarına tapınmışlardı.
NOT: Bu durum Anadolu'da dini etkileşimi yansıtmaktadır.
3)- Urartular ölümden sonra hayata inanmışlardı. Bu yüzden mezarlarını ev ve oda biçiminde yapıp içine çeşitli eşyalar koyuyorlardı.
4)- Friglerin en büyük Tanrıları KİBELE 'dir.
5) Efeste'ki ARTEMİS tapınağı İyonlara aittir.
6) Urartular'da kral ülkeyi savaş tanrısı HALDİ adına yönetirdi.

SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT:

1)- Halk genellikle Asiller, Rahipler, Hürler ve Köleler olarak sınıflara ayrılmıştı.
2)- Anadolu'da ekonomik hayatın temelini tarım, ticaret ve hayvancılık oluşturuyordu.
3)- Urartular madencilik ve maden işletmeciliğinde ileri gitmişlerdi.
4)- Lidyalılar ticarette geliştiler. Tarihte PARA'yı ilk kez kullanan Lidyalılar'dır.
5)- İyonlar deniz ticaretinde gelişmişlerdi.
6)- Lidyalılar Efes'ten başlayıp, Mezopotamya'daki Ninova'ya kadar uzanan KRAL YOLU'nun açılmasında etkili oldular.

YAZI, DİL VE EDEBİYAT:

1)- Anadolu'ya yazı Asurlular tarafından getirilmiştir. Hititler ve Urartular Asurlulardan aldıkları ÇİVİ yazısını ve kendi buluşları olan HİYEROGLİF(resim yazısı) yazısını kullandılar.
2)- İyonlar ve Lidyalılar Fenike yazısını kullandılar. Fenike yazısını batıya aktaran İYONLAR olmuştur.
3)- Hititler krallarının hayatlarını anlatan ANAL adını verdikleri yıllıkları hazırlayarak, tarafsız TARİH YAZICILIĞI'nı başlatmışlardır.
4)- Hititler, Mısırlılarla tarihte bilinen ilk antlaşmayı (KADEŞ ANTLAŞMASI) imzaladılar.(MÖ.1280)
5)- İyon Edebiyatının en önemli eseri Homeros'un "İlyada ve Odesa destanı" dır.

HUKUK:

Anadolu'da kanunlar Mezopotamyadaki gibi kısasa kısas değildi.

BİLİM VE SANAT:

1)- Hititler kayaları düzleştirerek, tanrı kabartmaları yapmışlardır. (İvriz ve Yazılıkaya Kabartmaları Hititlere aittir.)
2)- Urartular kaleler ve su kanalları ile ünlüdür. (Toprakkale, Çavuştepe, Patnos ve Kayalıdere kaleleri)
3)- İyonlar bilim ve sanatta gelişmişlerdir. Matematikte Tales ve Pisagor, Tarihte Heredot, Tıpta Hipokrat, Felsefede Diojen)
4)- Hititler ve Frigler dokumacılıkta ileri gitmişler- dir. Frigyalılar TAPETES adı verilen halı ve kilimleri ile ünlüdürler.

ANADOLU'YA HAKİM OLAN DEVLETLER

1)- PERS İMPARATORLUĞU: Anadolu M.Ö 543-333 yılları arasında İran'da kurulan PERS İMPARATORLUĞUNUN hakimiyetinde kaldı.
2)- İSKENDER İMPARATORLUĞU: Makedonya kralı II. Filip'in ölümüyle yerine geçen oğlu BÜYÜK İSKENDER Asya seferine çıkarak büyük bir imparatorluk oluşturmuştur.
ASYA SEFERİ: Büyük İskender bu seferle Anadolu, Suriye, Mısır ve Hindistan'ın bir bölümünü ele geçirdi. Pers İmparotorluğuna son verdi. Bu sefer dönüşünde yolda öldü.
HELENİSTİK MEDENİYET: Büyük İskender'in Asya seferi sırasında Yunan Medeniyeti ile Doğu Medeniyetleri birbirlerinden etkilendiler. Böylece doğu ve batı medeniyetlerinin karışımından HELLENİZM MEDENİYETİ ortaya çıktı. İskender'in ölümünden sonra Anadolu'da küçük krallıklar kuruldu. Bunların başlıcaları;
a) BİTİNYA KRALLIĞI: Kuzeybatı Anadolu'da
b) PONTUS KRALLIĞI : Karadeniz'de
c) BERGAMA KRALLIĞI: Batı Anadolu'da kurulmuştur.

Bergama kralları bilim, edebiyat ve sanata önem verdiler. Koyun ve keçi derisinden PARŞÜMEN kağıdını icat ettiler. Bu sayede pek çok kitap günümüze geldi. Yine Bergama Krallığı Döneminde yapılan ZEUS tapınağı meşhurdur.







3)- ROMA İMPARATORLUĞU:

* İtalya'da kurulan bu devlet kısa zamanda Avrupa, Asya ve Afrika topraklarına yayılmıştır. 395 yılında Batı ve doğu Roma imparatorluğu olarak ikiye ayrılmıştır. Batı Roma 476 yılında, Doğu Roma (Bizans) ise 1453'te yıkılmıştır.
* Bozdoğan Kemeri(istanbul), Çemberlitaş(istanbul), Ogüst Mabedi ve Roma Hamamı (Ankara), Aspendos tiyatrosu (Antalya) Romalılardan kalan ünlü eserlerlerdir.
* Romalılar Mısırlılardan aldıkları Güneş takvimini JÜLYEN TAKVİMİ adıyla geliştirdiler.
* Fenikelilerin bulduğu harf yazısı(alfabe), İyonlar yoluyla Yunanlılara ve onlardan da Romalılar'a geçmiş, Romalılar bunu geliştirerek LATİN ALFABESİNİ oluşturmuşlardır.
* Roma'da ilk yazılı kanunlar 12 Levha Kanunlarıdır. Roma kanunları günümüz Avrupa hukukunun temelini oluşturur.

4)- BİZANS İMPARATORLUĞU(DOĞU ROMA İMP.):

* Merkezi İstanbul olan bu devlet 1453'te Fatih Sultan Mehmet tarafından yıkılmıştır.
* Ayasofya, Aya İrini, Hora, Sergios ve Baküs kiliseleri ile Yerebatan ve Binbirdirek Sarnıçları en ünlü eserleridir.

TÜRKİYENİN ÇEVRESİNDEKİ KÜLTÜR VE MEDENİYETLER

MEZOPOTAMYA MEDENİYETİ: Mezopotamya: Güneydoğu Anadolu'dan başlayarak, Basra Körfezine kadar uzanan, Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölgeye Mezopotamya denir. Mezopotamya Verimli topraklara sahip olması, iklim şartlarının uygun olması gibi nedenlerden dolayı sık sık istila ve göçlere sahne olmuş, insanlar arasındaki kültür etkileşimi fazla olduğundan medeniyet bu bölgede gelişmiştir.

BAŞLICA MEZOPOTAMYA KAVİMLERİ:
1- Sümerler
2- Akkadlar
3- Elamlılar
4- Babilliler
5-Asurlular

1)- SÜMERLER:
* Birbirinden bağımsız SİTE denilen şehir devletleri halinde yaşadılar. En önemli şehirleri; Ur, Uruk, Lagaş'tır. Bu şehir devletleri ENSİ veya PATESİ denilen Rahip-krallar tarafından yönetiliyordu.
* Çok tanrılı inanca sahip Sümerlerin tapınaklarına ZİGGURAT denirdi.
* Mezopotamya'da evler ve tapınaklar taş az olduğundan kerpiç ve tuğladan yapılmıştır.
NOT: Hem bu özelliğinden hem de sık sık istilalara uğradığından bu yapılar günümüze kadar ulaşmamıştır
* Günümüz Uygarlığının temeli olan yazıyı (ÇİVİ YAZISI) ilk kez Sümerler bulmuştur.(MÖ. 3500)
* Tarihte İlk yazılı hukuk kuralları Sümerler tarafından oluşturulmuştur. Bu özellikleri ile Sümerlere dünyadaki ilk Hukuk devleti diyebiliriz.
NOT: Lagaş Kralı URUKAGİNE tarafından oluşturulan ilk yazılı kanunlar "fidye ve bedel" sistemine dayanıyordu.
* Sümerlerin en önemli edebiyat eserleri; Gılgamış Destanı, Yaradılış Destanı ve Tufan Hikayesi'dir.
* Sümerler Matematik ve Geometrinin temellerini atnışlardır. (Dört işlemi bulmuşlar, dairenin alanını hesaplamışlar, çarpma ve bölme cetvelleri hazırlamışlardır.)
* Sümerler astronomide de gelişmişlerdir. (Burçları bulmuşlar, bir ayı 30, bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır.
NOT: Dünyada ilk kez AY YILI hesabına dayanan takvimi Sümerler bulmuşlardır.
* Son araştırmalara göre örf, adet,geleneklerine ve dil yapılarına, kullandıkları aletlere bakılarak Sümerlerin Mezopotamya'ya Orta Asya'dan geldikleri Türk olabilecekleri tahmin edilmektedir.
* Akkadlar tarafından yıkılmışlardır.

2)- AKKADLAR:
* Arap Yarımadasından Mezopotamya'ya gelen Sami kökenli bir kavimdir.
* İlk sürekli ve düzenli orduları kurmuşlardır. (Bu sayede kısa zamanda Mezopotamya'nın tamamına sahip olmuşlardır.)
* Tarihte bilinen ilk büyük imparatorluğu kurdular.
* Kurucuları SARGON, başkentleri AGADE'dir. (Tapınaklarına da AGADE denilirdi.)
* En önemli mimari eserleri ZAFER ANITI'dır.

3)- ELAMLILAR:
* Elam güneydoğu Mezopotamya'ya verilen addır.
* Başkentleri SUS'dur.
* Bilim ve teknikte ileri olmamalarına rağmen, güzel sanatlar ve süsleme alanında gelişmişlerdir.

4)- BABİLLİLER:
* İlk "Mutlak Krallık" anlayışı Babil'de ortaya çıkmıştır.
* Ünlü kralları HAMMURABİ, ilk ANAYASA olarak bilinen "Hammurabi Kanunlarını" oluşturdu. (Bu kanunlar Sami geleneklerinden ve Urukagine kanunlarından yararlanılarak hazırlanmıştır.)
* "Babil Kulesi" ve "Babil'in Asma bahçeleri" en önemli eserleridir.

5)- ASURLULAR:
* Yukarı Mezopotamya'da(Güneydoğu Anadolu) kurulmuşlar, Toroslar ve Kapadokya'ya kadar yayılmışlardır.
* Anadolu'da ticaret kolonileri kurdular. (KÜLTEPE'de)
* Çivi yazısını Anadolu'ya öğreterek, Anadolu'da tarih devirlerini başlattılar.
* Tüm çivi yazılı eserleri başkentleri NİNOVA'da toplayarak, ilk KÜTÜPHANECİLİK ve ARŞİVCİLİK faaliyetini başlattılar.

MISIR MEDENİYETİ
* Kuzey Afrika'da NİL NEHRİ ve etrafında kurulmuş olan bir medeniyettir.
* Etrafının çöl ve denizlerle kaplı olması, diğer medeniyetlerle etkileşiminin daha az olmasına sebep olmuştur. Bu yüzden Mısır Medeniyeti KENDİNE ÖZGÜ bir medeniyettir.
* Önceleri NOM adı verilen şehir devletleri varken, MÖ.IV. binden itibaren Kral MENES'ten itibaren merkezi krallık haline gelmiştir. Kral Menes'le FİRAVUNLAR DEVRİ başlar.
* Mısır krallarına FİRAVUN denirdi. Firavunlar dini ve siyasi otoriteyi kendilerinde toplamışlardı. Kendilerini Tanrı olarak ilan etmişlerdi.
NOT: Mısır'daki TANRI KRAL anlayışı, Mezopotamya'da ise RAHİP KRAL anlayışının egemen oluşu hem Mısır hem de Mezopotamya'da LAİK olmayan yönetim anlayışını yansıtmaktadır.
* Dinleri çok tanrılıdır. tanrılarını insan veya hayvan şeklinde tasavvur etmişlerdir. Firavunlar için PİRAMİT'ler yapmışlar, ölülerini mumyalamışlardır. Bu durum öldükten sonra dirilme inancının olduğunu göstermektedir. Halk mezarlarına ise LABİRENT denilirdi.
* MÖ. 525'te Persler, MÖ.333'te de Büyük İskender tarafından işgal edilmiştir.
NOT: Büyük İskender'in istilası ile Yunan ve Mısır medeniyetleri birbirini etkilemişlerdir.
* MÖ.1280'de Hititlerle KADEŞ ANTLAŞMASINI imzaladılar.
* Kendilerine özgü HİYEROGLİF (Kutsal resim yazısı) yazısını kullanmışlardır.
* Yazılarını PAPİRÜS adı verilen bitki yapraklarına yazmışlardır.
* Eczacılık, kimya ve tıpta gelişmişlerdir.(Mumyacılık)
* Matematikte Pi sayısını buldular. Astronomide gelişmişlerdi. Rasathaneler kurmuşlar ve Nil nehrinin taşma sürelerini hesaplamışlardı.
NOT: Dünyada GÜNEŞ YILI esasına dayalı ilk takvimi Mısırlılar yapmışlardır. Romalılar Mısırdan aldıkları bu takvimi geliştirerek bugün kullandığımız Milat takvimini oluşturdular.
* Mısır ekonomisi tarım, ticaret ve madenciliğe dayanıyordu.

EGE VE YUNAN MEDENİYETLERİ Girit Adası, Yunanistan, Makedonya, Trakya, Batı Anadolu ve Ege Adalarında yaşayan toplulukların meydana getirdiği medeniyettir.

A)- GİRİT MEDENİYETİ: ege ve Yunan Medeniyetinin ilk ortaya çıktığı yer GİRİT ADASI'dır. Bu medeniyet buradan diğer adalara, Mora ve Yunanistan'a yayılmıştır. En önemli eserleri KNOSSOS SARAYI'dır.

B)- MİKEN MEDENİYETİ (AKALAR): Anadolu'dan MÖ. II. binde Yunanistan'a gelen AKALAR tarafından kurulmuştur.
* Şehir devletleri halinde yaşadılar. En önemli şehirleri MİKEN'dir. (Bu yüzden Miken Medeniyeti diye anılır.)
* Akaların siyasi tarihinin en önemli olayı TRUVA SAVAŞLARI'dır. (Boğazların egemenliği için Mikenlilerle Truvalılar arasında yapılmıştır. Truva Savaşları tarihte ilk defa "Boğazlar Sorununu ortaya çıkarmıştır. Homeros'un İLYADA adlı eserinde bu savaşlar anlatılır.
* Önemli Mimari eserleri Miken ve Tirins Şatoları'dır.
* Miken Uygarlığı DORLAR tarafından yıkılmıştır.

C)- YUNAN MEDENİYETİ: Akalara son veren DORLAR tarafından kurulan bir medeniyettir. Yunan Medeniyeti kendinden sonraki Hellen ve Roma Medeniyetleri üzerinde etkili olmuştur.
* POLİS adı verilen şehir devletleri kurdular. Önemli şehir devletleri Atina, Sparta ve Korint'dir.
* Yunan şehir devletleri güç olarak birbirlerine denk olduklarından, birbirlerine karşı üstünlük sağlayamamışlardır. Bu nedenle Yunanistan'da ilk çağda milli bütünlük sağlanamamıştır.
NOT: Sadece ülkelerini ele geçirmeye çalışan Persler'e karşı birlik sağlamışlar ve PELEPONNES savaşlarında Persler'i yenilgiye uğratmışlardır.
* Yunanistan'da Halk; Soylular, tüccarlar, köylüler ve köleler olmak üzere sınıflara ayrılmıştı. Bu sınıf farkları sınıflar arası çekişme ve mücadeleyi doğurmuştur.

FENİKE MEDENİYETİ Lübnan dağları ile Akdeniz sahili arasındaki bölgede yaşamışlar gemicilik ve ticarette gelişmiş bir medeniyettir.
* Doğu Akdeniz ve batı Afrika sahillerinde ticaret kolonileri kurdular. Doğu ve Batı medeniyetlerinin kaynaşmasında TAŞIYICI bir rol oynadılar.
* Mezopotamya Çivi yazısından ve Mısır Hiyeroglifinden etkilenerek HARF YAZISI'nı (alfabe) buldular.
NOT: Fenikeliler'in 22 harften oluşan yazıları, Yunanlılara, onlardan da Romalılara geçerek bugünkü LATİN alfabesini oluşturmuştur.
* CAM'ı icat etmişler, Fildişi işlemeciliğinde ileri gitmişlerdir.

İBRANİ MEDENİYETİ MÖ. 1500'lerde Filistin ve Lübnan dolaylarında yaşayan İbraniler Sami ırkındandırlar.
* Hz. MUSA zamanında birlik haline geldiler, devlet haline gelmeleri Hz. DAVUD zamanında oldu. En güçlü dönemler Hz. SÜLEYMAN zamanıdır.
* Hz. Süleymandan sonra İbrani Devleti İsrail ve Yahudi devleti olmak üzere ikiye ayrılmıştır. İsrail devletine Asurlular, Yahudi(Yuda) devletine ise Babilliler son vermişlerdir.
* Dinleri Tek tanrılıdır. (Yahudilik=Musevilik). İlk çağın tek tanrılı dine inanan ilk kavmidir. Kutsal kitapları TEVRAT 'dır.
NOT: İbraniler Museviliği Milli bir din olarak kabul ettiklerinden bu din diğer kavimler arasında fazla yayılmamıştır.
NOT: Dinlerinin etrafında milli bir birlik oluşturduk larından dünyanın dört bir yanına dağılmış olmalarına rağmen birbirleriyle dayanışma içinde olmuşlardır.
* II. Dünya Savaşı sonunda İngiltere ve Amerika'nın yardımıyla bugünkü Filistin'de İsrail devletini kurmuşlardır.
* En önemli eserleri Kudüs'teki MESCİD-İ AKSA (Süleyman Mabedi)' dir.

AYAK İŞARETİNDE YAPILMASI GEREKENLER

Ayak izidur yada yürü anlamındadır. Durupbulunduğun yöne bakma anlamına da gelebilir.
Ayağa parmak uçları yön verir.
Sabit bir kayada ise, ayağını bu simgenin içine koymalısın sağ ayak ise sağ tarafa bak, sol ayak ise soluna bak. Küçük çukur yada yığma bulmaya çalış.
İki ayak ise ayağında bu işaretin içine koy idir. Görüş istikametinizde değişik ne varsa onları tesbit edin.


Kaynak: www.defineyeri.net

YER TUZAKLARI(RESİMLİ AÇIKLAMA)


Bu tuzağın nasıl çalıştığını anlamak oldukça basittir. Yüklü bir ağırlık yapay taban üzerinde bir tarafa yüklendiğinde yapay tabanın dengesi bozulur. Genelde bu denge 45 kg. göre hazırlanır. Bu denge ağırlığı alttaki odanın şekline ve büyüklüğüne bağlıdır. Bu tuzak için semboller ve işaretler duvarların üst kısımlarına yakın bulunur. Ve tuzak sembolden sadece birkaç feet uzaklıkta bulunur.
Tabandaki tuzağın aralıkları görünmeyecek şekilde yapılmıştır. Çok dikkatli bakıldığında çatlaklar belli olur. Bu tip tuzaklar dünyanın her yerinde bulunur.




Geçtiğimiz yıl, arayıcılardan biri Arkadaşlarını ziyarete gittiğinde araştırmalarını anlatmıştı: Orada iken o civarda bir araştırma yaptım, Araştırmamın başlamasından birkaç gün sonra, üzeri işaretlenmiş bazı kayalar buldum, dikkatli araştırmalar sonucunda yılan ve daire işaretlerine ulaştım.Yılanların bazıları aşağıyı gösteriyor bazısı ise halka şeklinde idi. Merakım iyice arttı ve etraftaki kayaların tümünü araştırdım. Bu yılanlar ve çemberlerin birkaç metre aşağısında, oldukça garip görünen bir kaya gördüm. Onun doğada görünen herhangi bir kayaya benzemediğini anlaşılıyordu. Kaya üzerinde bir insan silüeti kazınmıştı ve silüet görüntüsünün çömelmiş ve kayaya yaslanmış, itermiş gibi bir görüntüsü vardı. Silüetin kol ve ayak kasları (pazıları) dahi belliydi. Sol kolunda, kazınmış bir çentik vardı.
Birkaç gün sonra, bir tepenin yamacında etrafı büyük bitkiler ile kaplı molozların ve çöküntülerin bulunduğu bir alan buldum. Bu alan normal doğa yapısı değildi (Bulduğum insan silüeti işaretinin yaklaşık 45 metre sol tarafında idi)
Taş molozları ve bitkileri temizlemek birkaç günümü aldı. Taş molozların altında aktif durumda bir ölüm tuzağı vardı. Onun nasıl bir tuzak olduğunu ve nasıl çalıştığını anlaya çalıştım. (bu fotoğraf çekildikten sonra, bu alanda çalışan insanlar, kayaları tepeden aşağıya yuvarlayıp tuzağı serbest bırakmaya karar verdiler)
Ölüm tuzağı fotoğrafına baktığımızda, oldukça büyük bir kayayı destekleyen küçük kayalar görüyoruz (1 resim), Büyük kaya altına küçük kayalar sıkıştırılmış ve küçük kayalar alındığında hareketi sağlanacak şekilde ayarlanmıştır. Aynı zamanda önü küçük kayalar ile kapatılarak asıl büyük tuzak mağaranın önüne gizlenmiştir.
#2 numaralı kaya büyük kayayı desteklemek için tuzak kayasının sağ tarafına yerine uydurularak sıkıştırılmıştır.

2 resimdeki kayaya çok dikkatli bakalım, onu fotoğrafta gördüğünüz diğer bütün kayalar ile karşılaştıralım, bu kaya ile ilgili farklı bir şeyler dikkatinizi çekiyor mu ? tekrar bakın, kayanın ön yüzü dikkatlice bir insan başı/yüzü gibi şekillendirilmiştir. Ona tekrar bakın, kayadaki gölgelere ve ilginç noktalara tekrar bakın. Yüzü görebiliyor musunuz ?
Bu ölüm tuzağını bulmam ve sizlere tanıtmam ile eminim sizlerinde araştırma bilgi kitabına yardımcı olmuşumdur. Ben bu tip bulduğum tüm ölüm tuzakları bilgilerini ve belgelerini katalog haline getireceğim.
Ölüm maskesi çizilmiş kayalar araştırmalar esnasında bulunabilir. Mesela bu Ölüm maskeleri eski hindistan da çok kullanılmıştır. Eski hint yerlileri bu ölüm maskelerinin kötü ve uğursuz olduğuna inandıkları için hazineyi mağaraya gizleyen kişi mağara girişine bu ölüm maskelerini kazırdı ve yerlilerin bu batıl inançları sayesinde hazineyi onlardan korurdu.



Kaynak: www.defineyeri.net

16 Aralık 2010 Perşembe

ALTIN ÇUBUĞU YAPIMI

NASIL YAPILIR? SAG ELDE TUTULACAK OLAN ÇUBUK YAPIMI

1_4 ADET PİL KÖMÜRÜ CİKARTILARAK SUYLA HAMUR KIVAMINA GETİRİLİR.
2_4 ADET PİL KÖMÜRÜ KADAR TEMİZ TOPRAK YİNE SUYLA HAMUR KIVAMINA GETİRİLEREK PİL KÖMÜRLERİNDEN SONRA ÇUBUGA YERLEŞTİRİLİR
3_V SEKLİNDEKİ ÇUBUGUN TEMAS UCUNA ALTIN KONULUR.

SOL ELDE TUTULACAK ÇUBUGUN YAPIMI

1_YİNE 4 ADET PİL KÖMÜRÜ SUYLA HAMUR KIVAMINA GETİRİLEREK ÇUBUGA YERLESTİRİLİR
2_BAKIR VE DEMİR HARİÇ TUNÇ GÜMÜS.VB.GİBİ DEGERLİ MADEN PARÇALARI ÇUBUGA KONULUR (DİGER ÇUBUGUN AGİRLİGİNİ AŞMİCAK MİKTARDA )
3_BÖLGEDEN ÇİKARILMİŞ VEYA MEVCUT OLAN MİNERAL DEGERİ YÜKSEK TAŞLARDAN 4 ADET PİL KÖMÜRÜ MİKTARINCA TOZ HALİNE GETİRİLİP ÇUBUGUN BÜNYESİNDE ARTİ BİR MİNERALİZE OLUŞUM SAGLANIR .
4_V SEKLİNDEKİ UCA TEKRAR ALTIN KONULARAK ÖNCELİKLE MANYETİK ALANLARI DAHA İYİ ALGILAMASI SAGLANIR VE tekrar bir miktar toprak hamur kıvamına getirilerek çubuk kapatılır.iki çubugun agırlık oranını yakalamak gerekir.

not: bu şekilde yapılmis bir çubuk yüzde doksan nokta atisi yapmanızı saglar yüzde onlık pay ise çubugun boşluga gitme oranıdır buda mezar bulma ihtimalinizi artirir taib gözlem ve bilgi birikiminizi katarsanız.sol elde tutulacak olan çubuga mineralize taşların konması çubukta mineralbir manyetik ortamı yaratmaktır çubugun bünyesinde bu olusumun bulunması mineralize olusumlara çekme olasılıgını sıfırlar bir ikinciside çubugun v kanallarındaki temas noktalarına altın konması altına çekmesi için degildir amaç altının çok iyi bir iletken ve manyetik alanları yutma özelligidir.

TÜMÜLÜS GİRİŞİ

TÜMÜLÜS TUZAKLARI

ÖLÜM TUZAKLARI
Tehlike Sembollerinin yorumları herkes tarafından anlaşılması ve bilinmesi gereken en önemli sembollerdir. Kabul edilmiş bir gerçektir ki! Hazine ancak canlı bir kişi tarafından bulunabilir. Erkekler, bayanlar, çocuklar, hepimiz hangi amaçla bir iş yaparsak yapalım mutlaka tehlike ve problemlere karşı önlem almak ve önceden hazırlıklı olmak isteriz. Bu tehlikeler yılan, akrep, örümcek, yırtıcı hayvanlar v.b Emniyetli davranmak tuzakların fark edilmesi ve bertaraf edilmesi için ilk ve en önemli tedbirdir. Altının veya gizlenmiş hazinenin bulunduğu yerde de tuzakların bulunması gayet doğaldır. Özellikle eski yunanlılar, eski Rumlar, eski Ermeniler ve o dönemdeki eşkıyalar diye tabir ettiğimiz gruplar hazinelerin, gömülerin saklanmasında çok usta idiler ve ölüm tuzaklarını çok iyi dizayn ederlerdi. Tonlarca ağırlıktaki kayaları kurdukları çok basit bir düzenekle harekete geçirebiliyorlardı. Eğer bir tünelde veya mağarada kaybolduysanız, yolunuzun üzerinde aşağıdan veya yukarıdan gelebilecek bir tehlikenin olabileceğini tahmin etmelisiniz. Ayrıca büyük kaya parçaları veya zemin sizin ağırlığınızla harekete geçebilir, bazı odaların havasında veya zemininde zehirli kimyasallar olabilir. Böyle bir durumda toz zerreciklerinin etkisiyle ölüm haberiniz olmadan, yavaş yavaş ve ıstırap içerisinde sizi bulur. Hazineyi saklayan kişiler kesinlikle bu hazinenin kolay bir şekilde ve eliyle koymuş gibi bulunmasını istemezler. Harita üzerinde hazinenin yeri net olarak anlaşılabilse bile tuzaklarda sadece saklayan kişinin bilebileceği bir şekilde çok ufak ayrıntılar ile harita üzerinde belirtilmiş olabilir.
Onlar yolunuzun üzerinde bıraktıkları bazı şeyler ile sizi şaşırtabilir ve tuzaklara yem olmanızı sağlayabilirler. Böyle küçük şeyler hakkında dikkatli olun ve tuzaklara düşmeyin. Bir şey daha, eğer bazı aldatıcı şeylere rastlarsanız bu size daha böyle birçok şeyin beklediğini de anlatır.
Kalp sembolü” bazı define tabirlerine göre altın anlamına gelir. Kalp sembolleri bütün olabileceği gibi üzerinde değişik şekiller bulunabilir ve parçalara ayrılmış olabilirler. İşte bazı örnekler : 1 Bu kalbin ana gövdesinin üst yuvarlak kısmının bir çizgi ile ayrılmış veya çatlatılarak ayrılmış semboldür. Bu şekildeki bir kalp bize değişik mesajlar verebilir. Bunlardan birincisi ölüm tuzaklarıdır. Eğer bu uyarıyı dikkate almazsanız bir tehlike sizi bekliyor demektir #2 Bu kalbin üzerinde kalbi ortadan ikiye bölen yıldırım, şimşek işareti vardır. Bu işarete çok dikkat edin, yıldırımın yönü tuzak veya tuzakların bulunduğu yeri işaret eder. Bu işaretin gösterdiği yönde araştırmalarınızı dikkatli yapın. #3 Bu kalbin alt kısmı kalbin ana gövdesinden ayrılmıştır. Bu sadece ileride ölüm tuzakları vardır anlamına gelmez, fakat alt ucunun gösterdiği yönde sadece bu işarete mahsus bir tuzak olduğunu gösterebilir.#4 Bu kalp üzerindeki işaretler kalbin ortadan ikiye ayrıldığını, kırıldığını gösterir. Bu işaret size tuzağın yakında olduğu uyarısını verir, fakat üzerinde tuzağın yönü ve yeri hakkında herhangi bir işaret göstermez.
#5 Bu kalp sembolü ise bir başka yönü belli olmayan tuzağı gösteren işarettir.
Bazı yabancı yorumcular işaretlerin ve sembollerin sadece bu kalplerin üzerinde olmayacağını, etraflarında da işaretler olabileceğini belirtmişlerdir. Mesela kalbin üst yan taraflarındaki yuvarlak kısımdaki kırığın olduğu yönde başka işaretlerin veya tuzağın olabileceğini söylemişlerdir. Küçük bir nokta, küçük bir delik bile tuzağın olduğu yönü gösterebilir. Ve aynı zamanda el ile bastırılmış veya üzerine basılmış küçük bir taş bile tuzağı faaliyete geçirebilir. Bu tuzaklarda zehirli hava, su, zehir, zehirli yılanlar veya akrepler olabilir. Bu tuzaklarda büyük uzun bir boşluktan düşebilir veya zehirli hava, zehir, su, v.b. direkt olarak üzerinize gelebilir. font]
Bu kalpler aynı zamanda haritalar üzerinde de gösterilebilirler. Hazineye yaklaşıldığında onları bekleyen tuzakları haritayı okuyan kişiye anlatır. Tuzaklar gizlenmiş olan girişin 200 ft. Kadar bir daire içerisinde bulunabilir. Yıldırım işareti sembolü hazineyi arayan kişiye çok değerli bilgiler verir. 1. Bu o aranan altının, gümüşün veya depolanmış çok miktarda diğer hazinelerin olduğunun işaretidir.2. Yol boyunca Ölüm tuzağı tehlikeleri ile karşı karşıya gelinilebileceğini gösterir.3. Bu Sembollerden birini kaçırmanız tuzağa yakalanacağınız garantisidir. Çok defalar bir Ölüm Tuzağı sembolü kayalar üzerinde verilmiştir, istenmeyen arayıcının gerçek hazine yerinden uzaklaşması, dikkatini başka bir yere çekmesi içinde verilmiş olabilir. Siz sürekli olarak dikkatli olacaksınız. Eğer akabinde ne olacağını bilmiyorsanız hiçbir şeye dokunmayacak ve yerini değiştirmeyeceksiniz. Bunlar bu işi bilen kişiler tarafından hazırlandığı için, o kişiler elbette ki hazineyi arayan kişinin dikkatsiz olabileceğini bilirler. Ama aklını kullanan birçok arayıcı; dahi fikirleri ve düşünceleri ile onların tuzaklarını bertaraf eder ve onların düşüncelerine göre yapmak istedikleri şeyi bozarlar. Tuzak ile ilgili olarak İlk yapılması gereken tuzağın büyüklüğünü işaretlere göre arkadaşlarımızla tartışmaktır. Büyük tuzaklar gizlenmiş mağara girişine 200 ft. Çap daire içerisinde bulunurlar. Bu tuzak genellikle tepenin yamacına yerleştirilmiş bir düzenek ile hareket eden, 30-40 ton ağırlığında büyük kayalardır. Bu kayaların üzerinde direkt olarak ortadan ayrılmış veya kalbin ana gövdesinden ayrılmış bir parçalı kalp sembolü bulunabilir. Bu tuzak aldatıcı ve caydırıcı olabilir. Bir çok kişi kalbin şekline, üzerindekilerine dikkat etmeden, altın olduğunu düşünüp kayanın etraflarını veya altını kazar, bu da dengesi ayarlanmış kayanın harekete geçmesine ve üzerimize devrilmesine yol açabilir. Eğer bu kaya sizi öldürmese bile oradaki araştırmalarınızdan vazgeçmenize neden olabilir.Eğer bunlardan birine rastlarsanız, onun altına, sağına, soluna bakarak vaktinizi boşa geçirmeyin. Kaya tepeden yuvarlanmaya başladığında kayanın altında sizin haricinizde başka bir şey olmayacaktır. Bir başka basit tip yıldırım uyarısı duvar üzerindeki ve bir tünel girişinde bulunan ölüm tuzağı uyarısıdır. (İşaret asla girişin yukarısında olmaz). İşaret girişin 1,1/2 veya 2 feet yanına oyularak, kazınarak veya kesilerek yapılır. Bu tip girişler kapatılmıştır veya kaplanmıştır. Girişler yerine uygun olarak yapılmış kütük veya kayalar ile kapatılmıştır. Not: Girişin en az iki feet etrafında tuzak olup olmadığı araştırın ve olmadığından emin olduktan sonra yıldırımın gösterdiği yöndeki tuzağı bulun. İlk önce : Eğer yıldırım sola bakıyorsa tuzak soldadır, ama sadece gerçek giriş olmak şartıyla, tuzak olarak yapılmış diğer girişlerde tuzak işaretin herhangi bir yönünde olabilir, yani bu takip ettiğiniz önce işaretlerde bir hata yapmışsınız demektir. Bu yüzden işaretlerin takibi önemlidir. Eğer ana geçit uzunsa, geçidin sağ tarafında durunuz. Eğer geçit Y şeklinde ayrılıyorsa sağda kalın, diğer yolun girişinde bir kutu, ilginizi çeken bir şey olsa bile şimdiye kadar ki tüm aramalarda sağ tünelin doğru yol olduğu görülmüştür. İlginiziçeken o şey, kutu tuzaklanmış olması muhtemeldir. Sağ girişin duvarına bir haç kazınmış ise haçın yanındaki geçitten gitmek daha emniyetli olur.İkincisi : Yıldırımın ucunun gösterdiği yöne bakın. 1. Eğer nokta aşağıyı gösteriyor ise girişten hemen sonra girişin tabanında bir tuzak bulacaksınız. 2. Eğer nokta Ana girişe doğru ise, tuzak girişin kendi üzerindedir. Girişi kırarken tuzağı harekete geçireceksiniz. Belki kırılan kapı bir kum yığınını serbest bırakabilir veya yukarınızdaki kaya(lar) direkt olarak üzerinize gelebilir. Tehlikeli görünmeyebilir ama gerçektende bir çok arayıcı bu tür tuzaklara yakalanmıştır ve çoğu buna benzer tuzaklar yüzünden hayatını kaybetmiştir.3. Yıldırımın gösterdiği yön eğer yukarıyı işaret ediyor ise, tuzak girişten sonra hemen yukarınızda olabilir, girişte veya girişin kendisine ait değildir. 4. Ortasından ayrılmış ve bir kenarı kopmuş bir kalp görür iseniz bu konuda da dikkatli olmanızı öneririm. Bu tür sembollere ait olan tuzakların yeri belli değildir. Yani tuzak aşağıdan, sağdan, soldan, yukarıdan, direkt karşıdan gelebilir.5. Bir başka tuzak uyarı çeşidi ise üç haçtır. İkisi yan yana ve büyük bir haç ikisinin altındadır. Bu mesaj Hz. İsa’nın üç haçı yani çarmıha gerilişini simgeleyen haçlardır. Bu işaret bize doğru girişte olduğumuzu ve sağda kalmamızı söyler. Büyük bir haçın altında yan yana duran iki kuru kafa olduğunda bu bize düz ve ortadaki yolu takip etmemizi söyler. Kuru kafalar haçın sağında ve solunda bulunduğu için yanlardaki tünelleri kullanmayın. 6. Ölümü çağrıştıran yukarıda bahsedilmiş işaretlerin herhangi birine karşı uyanık olun. O tür işaretler ölümle ilgilidir. Bazılarının yorumu zor olmasına karşın bir çoğunun görünüşünden tehlike işareti olduğu anlaşılır. Eski dönemlerde kralların emirleri ve yapılmasını zorunlu kıldığı konularda kuralları içeren mektuplar vardı. Ve elbette ki krallar hazinelerinin belli kurallara göre, belirlenmiş işaretlere göre gizlenmesini isterlerdi. Hazineyi saklayan kişilerinde kurallara uyması ve standart bir sembol dili ile hazineyi saklaması da muhtemeldir. Tek bir işaretin önemi sadece kendisi ile değil aynı zamanda diğer işaretler ile, hazine ile de ilgilidir. Hazine=Harita+işaretler+dikkatli araştırma. Elbette ki uyarıları ciddiye almakta önemlidir. “Emniyeti almak araştırmalarda ilk yapılması gereken konudur.Birinci şekil ölüm tuzağı bulunan tünelin önden görünüşüdür. Bu tür tünel girişlerinde daha önce bahsettiğim yukarıyı gösteren semboller olabilir. Genelde tuzak doğrudan kapıya bağlıdır ve kapı kırıldığında yandaki kilit görevi gören bağlantılar yerinden çıkar, ve bu tünele ait ikinci şekilden de daha iyi anlaşılacağı gibi üstteki kaya ve hemen peşinden yığılı kum tünel girişini ve üzerinizi kapatır.KUM DESTEĞİ İLE ÇALIŞAN TUZAK
Bu tuzak kum bloğunun dikey duran büyük kayanın altına sıkıştırılması ile oluşur. Bu tip tuzaklarda karşıdaki kayanın bir tuzak olduğu anlaşılmaz, sanki önlerinde bir kapak veyahut bir sandık,kutu varmış gibidir. Bu kutunun önündeki kol çevrildiğinde sandığın arkasında açılan boşluktan kum aşağıdaki boşluğa dolar ve altının boş kalmasıyla kaya öne doğru yuvarlanır. Bu tuzaktaki kaya tünel duvar ve tavanlarına benzetilmiştir. Böyle bir sandık bulduğunuzda onu öylece bırakırmısınız yoksa içinde ne var diye içine bakarmısınız ? Elbetteki bir çok arayıcı heyecan ile önce içine bakarYapmanız gereken ilk şey önce onun resmini çekmek olsun. Ve bunun bir tuzak olup olmayacağı ile ilgili kutunun alınması konusunda düşünülebilecek şeyler : 1. Kutunun içinde ne olduğunu anlamak için açmalı mıyız ?
2. Hazine sahipleri hazineyi böyle bir duvarın dibine sabitledikleri sandığa koyarlar mı ?3. Bulduğumuz tuzak olduğunu anladığımız bu sandığı (kutuyu) öylece bırakmalı mıyız ? İleriki bir tarihte ölüm tuzakları hakkında bilgisi olmayan başka birisi bu tuzakla karşı karşıya gelirse ne olur ? YER TUZAKLARI Bu tuzağın nasıl çalıştığını anlamak oldukça basittir. Yüklü bir ağırlık yapay taban üzerinde bir tarafa yüklendiğinde yapay tabanın dengesi bozulur. Genelde bu denge 45 kg. göre hazırlanır. Bu denge ağırlığı alttaki odanın şekline ve büyüklüğüne bağlıdır. Bu tuzak için semboller ve işaretler duvarların üst kısımlarına yakın bulunur. Ve tuzak sembolden sadece birkaç feet uzaklıkta bulunur.
Tabandaki tuzağın aralıkları görünmeyecek şekilde yapılmıştır. Çok dikkatli bakıldığında çatlaklar belli olur. Bu tip tuzaklar dünyanın her yerinde bulunur.Ölüm tuzağı fotoğrafına baktığımızda, oldukça büyük bir kayayı destekleyen küçük kayalar görüyoruz (1 resim), Büyük kaya altına küçük kayalar sıkıştırılmış ve küçük kayalar alındığında hareketi sağlanacak şekilde ayarlanmıştır. Aynı zamanda önü küçük kayalar ile kapatılarak asıl büyük tuzak mağaranın önüne gizlenmiştir.#2 numaralı kaya büyük kayayı desteklemek için tuzak kayasının sağ tarafına yerine uydurularak sıkıştırılmıştır
2 resimdeki kayaya çok dikkatli bakalım, onu fotoğrafta gördüğünüz diğer bütün kayalar ile karşılaştıralım, bu kaya ile ilgili farklı bir şeyler dikkatinizi çekiyor mu ? tekrar bakın, kayanın ön yüzü dikkatlice bir insan başı/yüzü gibi şekillendirilmiştir. Ona tekrar bakın, kayadaki gölgelere ve ilginç noktalara tekrar bakın.
Ölüm maskesi çizilmiş kayalar araştırmalar esnasında bulunabilir. Mesela bu Ölüm maskeleri eski Hindistan da çok kullanılmıştır. Eski Hint yerlileri bu ölüm maskelerinin kötü ve uğursuz olduğuna inandıkları için hazineyi mağaraya gizleyen kişi mağara girişine bu ölüm maskelerini kazırdı ve yerlilerin bu batıl inançları sayesinde hazineyi onlardan korurdu.

HÖYÜK NEDİR? TÜMÜLÜS NEDİR?

Eski insanlar, binlerce yıl önce Anadolu ve Trakya'da evler yapıp köyler kurmuşlar ve çeşitli sebeplerle (deprem, yangın, savaş) bunları yenilemek zorunda kalmışlar. bu köyler zamanla üst üste birikerek höyükleri meydana getirmiştir. Höyük içinde katmansal olarak birikmiş tepeciklerdir. Ne yazık ki atalarımızın nasıl yaşadığını anlamamızı sağlayan höyükler bugün çeşitli nedenlerle bilinçsizce tahrip edilmektedir.

Tümülüs nedir

En önemli bilgi ve konulardan biri hiç şüphesiz Tümülüslerdir. Tümülüs Özel ve önemli kişiler için yapılmış, kral prens, prenses yada lider zengin insanlar için yapılmış mezar yapılardır. Bunlar yapay tepecikler olarak yapılmıştır.Tabi dönem ve medeniyet farklılığı göstermektedir. Farklılık iç yapıdaki kuruluşlardır. Tümülüslerde önce mezar odası düz bir alan üzerine inşa edilmiştir. Sonrasında üzeri toprak ve muhtelif taş ile kapatılarak dev bir toprak yığınıyla örtülür. Bu yapı tarzıyla hem mezarın yeri bir tepecikle belirlenmiş olup, hem de mezar odası soyguncuların ve tahribata dıştan gelecek tehlikelere karşı korunmuş olur.
Bir tümülüs nasıl anlaşılır diyecek olur isek :
1- Bulunduğu yer hakim bir yerde olmalıdır.
2- Mutlaka yakın bir yerde dere, ırmak, yani su kaynağı olmalıdır.
3- Yakın bir yerde yerleşim alanı yada yerinde yaşam olmuş olması lazımdır.
4- Doğal gibi görünsede sonradan yapıldığını belli eden özelliklerinin olması lazımdır.
( Toprak yapısı. katmanlar. şekil itibarı ile.)
5- Bölgede yada yakın çevresinde ibadethane olmalıdır.(yıkılmış olabilir ama yerleşimden anlaşılır.)
Bu kriterlere sahip olmayan bir tümülüs olmaz. Çünkü bunların yapılış amacında ve yerinde bu özellikler olması gerekiyordu. yine belittiğimiz gibi tümülüslerde dönem ve medeniyet farkı vardır yapım inşasında , iç özelliklerinde, konum ve büyüklüklerde, zemin tercihinde gibi farklı kriterler mevcuttur. Bu özellikler bu yapının hangi döneme ait olduğuna dair bulguları verir.